İyi Kısmet Masalı
Bir arkadaşım bir kaç yıl evvel " Adam ODTÜ mezunuydu, iyi adamdır diye düşündüm" diye anlatmıştı berbat ilişkisini. Şekerim ODTÜ'yle mi sevişeceğini sandın? Diploma güzel şey. Çerçeveletip duvara da asarsın. Ama adam sinirlendiğinde duvardaki diploma aşağı inip, “Mezunumuz adına özür dileriz” demiyor.
Kadınların erkek seçimi üzerine konuşurken mesele çoğu zaman “yanlış erkeği seçmek” gibi çok basit bir yerde kalıyor. Sanki ortada iyi ve kötü erkeklerin dizildiği bir raf var, kadın da gidip kötü olanı özellikle seçiyor. Gülün nasıl bir çiçek olduğunu bilmiyorsan, raftan kaktüsü alman olası. Çiçekçinin sana "Gül budur!" demesi yeterli çoğu zaman...
Üstelik kaktüsün arabası iyiyse insan bir süre “Belki dikenleri karakteridir” diye de oyalanabiliyor.
Hiç kimse gidip dünyadaki en berbat erkeği seçeceğim demiyor. Aksine kendisi için en iyi kişiyi seçmeye çalışıyor. Ancak kadınlar çoğu zaman bir erkeğin kendisini değil, o erkeğin toplum tarafından onaylanmış özelliklerini seçiyor. İşte tüm karmaşa burada. Toplum dediğimiz şeyin onayladıkları da tutarsız. Bir şehirde boşandıysan sorun yok, başka şehirde ahlaksız olabiliyorsun, bir şehirde mini etek giyemezsin, diğerinde bikini üstüyle dolanırsın, bir şehirde saçlarını sala sala yürürsün, diğer şehirde saçının teli görünemez.Dünyanın her yeri bu tutarsızlıklarla dolu...
İnsanlığın kalite kontrol departmanı zaten yıllardır kafasına göre çalışıyor. Standart yok ama damga çok.
Erkek için de tanımları var, bu kararsız toplumun.
İyi mesleği var mı?
Parası var mı?
Kendine güveniyor mu?
Çevresi geniş mi?
İnsanlar onu tanıyor mu?
İyi giyiniyor mu?
Güçlü mü?
Başarılı mı?
Ailesi düzgün mü?
Bunların birkaçına evet dediğiniz anda adamın hanesine görünmez bir “iyi erkek” damgası vuruluyor. Sanki Tarım Bakanlığı incelemiş: “İnsan tüketimine uygundur.”
Zenginse başarılıdır.
Başarılıysa akıllıdır.
Akıllıysa güvenilirdir.
Güvenilirse iyi insandır.
Hayır.
Bu mantıkla Forbes listesinin tamamının ermiş olması gerekirdi. Ermiyorlar. Elon Musk ortada.
Bu sayılan kriterlerin arasında hiçbir zorunlu bağ yok.
Bir adam çok para kazanabilir ve son derece kötü bir insan olabilir. Bu yüksek olasılığın varlığı hiç düşünülmüyor. Çok iyi eğitim almış olabilir ve empati denen şeyden nasibini almamış olabilir. Diploma münasip yere... Bir odada herkes onun sözünü dinliyor olabilir. ama ona saygı duydukları için değil, ondan çekindikleri için olabilir.
İnsanların susmasının sebebi her zaman karşı tarafın karizma değildir. Bazen kimsenin akşam akşam bela çekesi yoktur.
Ama biz yıllarca bazı erkek özelliklerini karakter göstergesiymiş gibi okumaya alıştık.
Mesela özgüven.
Bir erkek kendinden çok emin konuşuyorsa, ne istediğini biliyorsa, bulunduğu ortamı domine ediyorsa buna “güçlü erkek” deme eğilimimiz var. Oysa bazen özgüven sandığımız şey düpedüz kibirdir. Kararlılık sandığımız şey kontrolcülüktür. Liderlik sandığımız şey tahakkümdür. Kıskançlık sevgi değildir. Sahiplenme bağlılık değildir. Her şeyi bilmek bilgelik değildir. Lafını esirgememek de karakter değildir. Bazen sadece terbiyesizliktir. Ama bunları ayırmak zor.
Terbiyesizliğin üzerine pahalı bir saat takınca “baskın karakter” diye pazarlanması da işimizi kolaylaştırmıyor. Alfa erkek saçmalığı da cabası... Kadınlara çok uzun süre “iyi kısmet” tarif edildi. İyi kısmetin işi olurdu, parası olurdu, ailesi düzgün olurdu, çevresi geniş olurdu, eli yüzü düzgün olurdu.
Vicdanı opsiyonel donanım. Empati üst paket.
Kimse “Bir erkek hayır cevabı aldığında ne yapıyor?” diye sormadı.
Bence asıl soru bu. Bir erkek sen ona istediğini verdiğinde değil, vermediğinde kim? Sen onunla aynı fikirdeyken değil, karşı çıktığında kim? Onu överken değil, eleştirdiğinde kim? Kontrol kendisindeyken değil, kontrolü kaybettiğinde kim? Bir erkek kontrolü kaybetme ihtimali olduğunu gördüğünde kim? Zira insanın karakteri konfor alanında pek görünmez.
Hepimiz istediğimiz olurken fevkalade insanlarız zaten. Karakter testi açık büfede yapılmıyor. Karakter, hayal kırıklığında görünür. Öfkede görünür. Reddedilmede görünür. Güç eline geçtiğinde görünür. İstediğini alamadığında görünür.
Bir erkeğin sana ilk üç ay nasıl davrandığı elbette önemlidir ama bence daha önemli bir şey vardır: İnsanlara nasıl davrandığı.
Garsona.
Şoföre.
Eski sevgilisine.
Kendisinden daha güçsüz gördüğü birine.
İşine yaramayan birine.
Özellikle de işine yaramayan birine. Çünkü sana âşıkken Gandhi olmak kolay.
Sana iyi davranıyor olması tek başına çok büyük bir veri değildir. Seni istiyordur. Asıl veri, hiçbir şey beklemediği insanlara nasıl davrandığıdır.
Bir başka mesele de yoğun ilgi. Kadınlar bazen aşırı ilgiyi sevginin kanıtı sanıyor. Sürekli arıyor. Sürekli mesaj atıyor. İlk haftadan gelecek planları yapıyor. “Hayatımda ilk defa böyle hissediyorum” diyor. Seni idealize ediyor. Bunun adı bazen aşk olabilir. Bazen de değildir. Bazen sadece bir insanın sınır duygusunun zayıf olduğunu gösterir. Bazen kontrol ihtiyacını. Bazen seni gerçekten tanımadan kafasında yarattığı bir karaktere âşık olduğunu. Ve insan bir başkasını gerçekten tanımadan ona bu kadar büyük anlamlar yüklüyorsa, aynı hızla hayal kırıklığına da uğrayabilir.
İkinci buluşmada birlikte yaşlanacağınız köyü seçmiş olabilir. Daha senin kahveyi şekerli mi içtiğini bilmiyor. Bir dur bakalım, tapuyu sonra konuşuruz.
Kadınların burada yaptığı hatalardan biri de “Bana iyi davranıyor” cümlesini “İyi bir insan” cümlesiyle karıştırmak. Bunlar aynı şey değil. İnsanlar, istedikleri kişiye son derece iyi davranabilirler. Asıl mesele, senden bir şey istemediği zaman nasıl biri olduğu. Çıkarı kalmadığında. Seni etkileme ihtiyacı bittiğinde. Sen artık onu alkışlamadığında.
Banka da kredi verirken çok nazik davranıyor.
O zaman kim?
Psikopati gibi klinik kavramları günlük hayatta gelişigüzel kullanmayı çok doğru bulmuyorum ama bazı davranışları da romantize etmemek gerekiyor.
Her eski sevgili narsist değil. Bazen adam dümdüz hödük. Teşhis koymadan da uzaklaşabilirsiniz.
Empati yoksunluğu.
Sürekli yalan söylemek.
İnsanları birbirine karşı kullanmak.
Küçük düşürmek.
Sınır ihlali.
Cezalandırıcı sessizlik.
Öfkeyle korkutmak.
Her tartışmada gerçekliği yeniden yazmak.
Kendisini sürekli mağdur, herkesi suçlu ilan etmek.
Bunların hiçbiri “zor karakter” değildir.
Romantik değildir.
Derin değildir.
Güçlü hiç değildir.
Sadece problemlidir.
“Ben biraz zor biriyim” cümlesi de bazen ürünün üzerindeki küçük yazıdır. Sonra “Ama söylemişti” diye kalırsınız.
Kadınların erkek seçerken kaçırdığı şey belki de tam burada başlıyor.
Biz adamın ne kadar başarılı olduğuna çok bakıyoruz. Ama başarısız olduğunda nasıl davrandığına az bakıyoruz. Ne kadar güçlü olduğuna bakıyoruz. Ama gücünü nasıl kullandığına az bakıyoruz. Ne kadar sevdiğine bakıyoruz. Ama sevmediği insanlara nasıl davrandığına az bakıyoruz. Ne kadar karizmatik olduğuna bakıyoruz. Ama empati kapasitesine az bakıyoruz.
CV’ye bakıyoruz, sinir sistemini mülakata almıyoruz.
Belki de erkek seçerken sormamız gereken soru “Bu adam iyi bir hayat sunar mı?” değil.
“Bu adamla kötü bir gün yaşanabilir mi?”
Bu adam hasta olduğunda, işler ters gittiğinde, hayat sorunlarla çevrili olduğunda orada durmaktan hala memnun olacak mıyım? Her şey boka batarken elini tutup, "Sakin ol, hallederiz" diyebilecek kadar güvenecek miyim? Çünkü hayatın tamamı güzel akşam yemeklerinden, tatillerden, hediyelerden ve romantik mesajlardan oluşmuyor.
Çünkü iyi restoranda herkes sevgili olur. Kombi bozulunca karakter kadroya giriyor.
Bir gün hastalanacaksın.
Bir gün yorulacaksın.
Bir gün seks istemeyeceksin.
Bir gün fikrine katılmayacaksın.
Bir gün çok başarılı olmayacaksın.
Bir gün onun istediği kadın olmayacaksın.
Ve bütün mesele o gün başlıyor.
Kadınlara yıllarca iyi erkek nasıl bulunur öğretildi. O "iyi" tanımı da herkes için iyi değilken üstelik. Ama tehlikeli erkek nasıl tanınır, pek öğretilmedi.
Diplomayı sorduk. Maaşı sorduk. Arabayı gördük. Burcunu bile sorduk. “Hayır dediğimde ne yapıyor?” kısmı nedense mülakatta yoktu.
Aradaki fark da bazen yaralanma, bazen ruhsal travmalar, derin mutsuzluk, şiddet, zarar görmüş çocuklar ve en kötüsü bir ömür ediyor. Ve bazen de o ömrün sonuna sebep oluyor.