Popüler Kültür: Hepimizin Şikâyet Ettiği ve Hepimizin Beslediği Canavar
Popüler kültür hakkında konuşmak zordur. Bunun nedeni konunun karmaşık olması değildir. Asıl sorun, bu konuda konuşan insanların da konunun tam ortasında yer almasıdır. İnsanlar sosyal medyanın insanları yüzeyselleştirdiğini sosyal medyada anlatır. O insanlardan biri de benim. 😄 Tüketim kültürünü eleştiren videolar milyonlarca kez tüketilir. "Kimse kitap okumuyor" yakınması çoğu zaman bir kitabın içinde değil, yirmi dört saat sonra kaybolacak bir hikâye paylaşımında karşımıza çıkar. Tahmin et kimin hikayesi? 😃 Aşırı popüler hareketler!
En basit tanımıyla popüler kültür, geniş kitleler tarafından paylaşılan, tüketilen ve yeniden üretilen kültürel pratiklerin bütünüdür. Bir futbol maçı, bir televizyon dizisi, bir roman, bir çizgi roman karakteri, bir şarkı, bir moda akımı ya da bir dans figürü popüler kültürün parçası olabilir. Bugün popüler kültür denince insanların aklına sosyal medya geliyor. Bunun nedeni sosyal medyanın popüler kültürü yaratması değil, onu hızlandırmasıdır. Aslında insanlar yüz yıldır aynı şeyi yapıyor. Bir zamanlar herkes aynı gazeteyi okuyordu. Sonra aynı radyo programını dinledi. Ardından aynı televizyon dizisini izledi. Şimdi aynı videoyu izliyor. Araç değişti. Davranış çok değişmedi. İnsanlar hâlâ ortak hikâyelere ihtiyaç duyuyor. Çünkü insan sosyal bir canlıdır. Ve sosyal canlılar ortak referanslarla yaşarlar. Bir toplumun üyeleri aynı şarkıya eşlik edebiliyor, aynı karakteri tanıyor veya aynı olaya gülebiliyorsa, bu durum o toplumun ortak bir sembolik evrene sahip olduğunu gösterir. Bu nedenle popüler kültürü yalnızca yüzeysellik olarak görmek hatalıdır. Çünkü popüler kültür aynı zamanda toplumsal yapıştırıcıdır. İnsanları birbirine bağlar. Sorun şu ki aynı yapıştırıcı bazen insanları birbirine yapıştırır.
Popüler kültürü yalnızca sosyal medya ile özdeşleştirmek de yanıltıcı olur. Çünkü popüler kültür TikTok ile başlamadı. Instagram ile başlamadı. Televizyonla da başlamadı. Beatles çılgınlığı da popüler kültürdü. Yeşilçam da popüler kültürdü. Dünya Kupası da, Süpermen de, Harry Potter da. İnsanlar uzun zamandır aynı hikâyelerin peşinden gidiyor, aynı karakterleri konuşuyor ve aynı semboller etrafında toplanıyor. Sosyal medya bu hikâyeyi başlatmadı. Sadece hızlandırdı. Bir zamanlar bir kültürel akımın dünyaya yayılması yıllar sürüyordu. Bugün aynı süreç bazen birkaç saat içinde gerçekleşebiliyor.
Bu durum ilk bakışta çelişkili görünür. Oysa değildir. Popüler kültürün doğası tam olarak budur. İnsanlar onun hem üreticisi, hem tüketicisi, hem eleştirmeni hem de mağdurudur. Bir başka ifadeyle, popüler kültür üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü yangını söndürmeye çalışan insanların aynı zamanda ellerinde benzin bidonları taşımasına benzer.
Akademik açıdan bakıldığında popüler kültür, geniş kitleler tarafından tüketilen kültürel ürünlerin, sembollerin ve davranış kalıplarının bütünüdür. Ancak bu tanımın içinde eksik kalan bir şey vardır. Çünkü popüler kültür yalnızca neyi izlediğimizle ilgili değildir. Kim olduğumuzu düşündüğümüzle de ilgilidir. İnsanlar yalnızca müzik dinlemez. Bir kimlik satın alırlar. İnsanlar yalnızca film izlemez. Bir topluluğa katılırlar. İnsanlar yalnızca kahve içmez. O kahveyi içerken kendileri hakkında kurdukları hikâyeyi tüketirler. Aslında insanlık tarihi biraz da ortak hikâyeler tarihidir. Binlerce yıl boyunca insanlar aynı tanrılara inandı, aynı destanları dinledi, aynı kahramanların peşinden gitti. Modernleşme ile birlikte bu ortak anlatıların önemli bir bölümü parçalandı. Fakat insanın ortak hikâyelere duyduğu ihtiyaç ortadan kalkmadı. Sadece şekil değiştirdi.
Eskiden insanlar köy meydanında toplanıyordu. Bugün yorumlar bölümünde toplanıyorlar. Eskiden komşunun ne yaptığını merak ediyorlardı. Bugün bunu küresel ölçekte yapıyorlar. Teknoloji ilerledi. Dedikodu ölmedi. Hatta uluslararası bir kariyer yaptı. Ortaçağ'da insanlar cennete gitmek istiyordu, şimdi keşfete düşmek istiyorlar.
Bu noktada Frankfurt Okulu düşünürlerinin eleştirileri önem kazanır. Theodor Adorno ve Max Horkheimer, kültürün giderek bir endüstriye dönüştüğünü savunuyordu. Onlara göre sanat ve kültür artık bireysel yaratıcılığın alanı olmaktan çıkıyor, standartlaştırılmış ürünler halinde pazara sürülüyordu. Kültür fabrikalaşıyordu. İlk bakışta bu fikir biraz karamsar gelebilir. Fakat etrafımıza baktığımızda bunun tamamen haksız bir tespit olmadığını görmek zor değildir. Bugün sosyal medyada birkaç dakika geçiren herhangi biri ilginç bir manzarayla karşılaşabilir.
Milyonlarca insan farklı olmak için birbirine benzemektedir. Aynı filtre. Aynı poz. Aynı cümle. Aynı kahve. Aynı fon müziği. Ve bütün bunların sonunda ortaya çıkan ortak duygu şudur: "Ben çok özgün biriyim."
Bu gerçekten etkileyici bir başarıdır. Bir fabrikadan çıkan vidaların kendilerini kar tanesi sanmasına benzer.
İşin ilginç tarafı ise insanların bunda tamamen haksız olmamasıdır. Çünkü modern birey aynı anda iki şeye ihtiyaç duyar. Hem ait olmak ister hem de farklı olmak ister. Kalabalığın parçası olmak ister ama kalabalığın sıradan üyelerinden biri olarak görünmek istemez. Popüler kültür tam da bu psikolojik çelişkinin üzerinde yükselir.
Bir ürünü milyonlarca kişi kullanıyordur. Bu yüzden güven verir. Aynı ürünü siz de kullanırsınız. Bu kez de özel hissetmek istersiniz. Pazarlamanın büyük bölümü işte bu küçük akıl oyunundan ibarettir. İnsanlara hem sürünün parçası olduklarını hem de sürüden farklı olduklarını aynı anda hissettirmek. Bu kadar çelişkili bir formülün çalışıyor olması insan psikolojisinin en yaratıcı yönlerinden biridir. Belki de en trajik olanlarından.
Bu durum yalnızca tüketim alışkanlıklarında değil, zevklerimizde de görülür. Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, insanların beğenilerinin tamamen kişisel olmadığını savunuyordu. Ona göre zevk dediğimiz şey büyük ölçüde toplumsal konumlarımızla ilişkilidir. İnsanlar neyi sevdiğini düşünürken aslında çoğu zaman hangi gruba ait olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle bir kahve markası bazen yalnızca kahve değildir. Bir telefon bazen yalnızca telefon değildir. Bir kitap bazen yalnızca kitap değildir. Onlar aynı zamanda sosyal işaretlerdir. Modern insanın biyografisi giderek alışveriş sepetine benzemektedir. Bir zamanlar insanlar karakterlerini anlatıyordu. Bugün markalarını anlatıyorlar. Bir zamanlar insanlar fikirlerini savunuyordu. Bugün oynatma listelerini paylaşıyorlar. Bu değişimin iyi mi kötü mü olduğu tartışılabilir. Fakat var olmadığı söylenemez.
Tam da burada başka bir düşünür devreye girer: Guy Debord.
Debord'un "Gösteri Toplumu" kavramı bugün belki de yazıldığı dönemden daha anlamlıdır. Debord'a göre modern toplumda insanlar gerçekliği doğrudan yaşamaktan çok onun temsillerini tüketmeye başlamıştı. Hayat giderek bir gösteriye dönüşüyordu. Bugün telefon ekranlarına baktığımızda bu fikrin neden hâlâ canlı olduğunu görmek zor değildir. İnsanlar tatil yapıyor. Ama aynı zamanda tatilin fotoğrafını çekiyor. Sonra fotoğrafı düzenliyor. Sonra paylaşıyor. Sonra gelen beğenilere bakıyor. Sonra başkalarının tatillerine bakıyor. Sonra kendi tatilinden memnun olmamaya başlıyor. Bu döngü bazen tatilin kendisinden daha uzun sürüyor.
Bu noktada Zygmunt Bauman'ın "akışkan modernite" kavramı da açıklayıcıdır. Bauman'a göre modern dünyada kurumlar, ilişkiler ve kimlikler giderek daha geçici hale gelmiştir. Bir zamanlar insanlar ömür boyu aynı işte çalışıyor, aynı mahallede yaşıyor ve aynı kimliklerle hayatlarını sürdürüyorlardı. Bugün ise sürekli güncellenen bir dünyada yaşıyoruz. Popüler kültür de bu akışkanlığın içinde şekilleniyor. Dün hayatımızı değiştirdiğini düşündüğümüz bir şarkıyı bugün hatırlamıyoruz. Geçen ay vazgeçilmez görünen bir uygulama bugün terk edilmiş olabiliyor. Bir zamanlar insanlar kim olduklarını keşfetmeye çalışıyordu. Şimdi ise kimliklerini sürekli güncellemek zorunda hissediyorlar. Modern insanın en büyük korkularından biri yanlış olmak değil, güncel kalamamaktır.
İnsanlık tarihinde ilk kez milyonlarca insan deneyim yaşamaktan çok deneyimlerini belgelemekle meşgul. Bir anıyı yaşamadan önce paylaşılabilir olup olmadığını düşünmek, modern çağın en tuhaf alışkanlıklarından biridir. Eski çağlarda insanlar ölümden sonra nasıl hatırlanacaklarını düşünüyordu. Bugün akşam yemeğinden sonra nasıl görüneceklerini düşünüyorlar. İnsanlık tarihinin büyük bölümünde tanrılar ya da tek bir tanrı tarafından izlendiklerini düşünüyorlardı, şimdi eski sevgilisi de izleyebiliyor.
Kuşkusuz bunun arkasında yalnızca bireysel tercihler yoktur. Dikkat ekonomisi denilen yapı burada belirleyici rol oynar. Nobel ödüllü ekonomist Herbert Simon yıllar önce bilgi bolluğunun dikkat kıtlığı yaratacağını söylemişti. Gerçekten de bugün dünyanın en kıt kaynaklarından biri petrol değil, dikkat olabilir. Çünkü bilgi sınırsız hale geldi. Ama insan zihni sınırsız değildir. Bir gün içinde binlerce içerik önümüzden geçer. Yüzlerce başlık. Onlarca video. Sayısız bildirim. Ve hepsi aynı şeyi ister: Bana bak. Hayır bana bak. Hayır önce bana bak. Bu yüzden günümüz ekonomisinin büyük bölümü dikkat avcılığına dönüşmüştür. Şirketler, medya kuruluşları, siyasetçiler, fenomenler ve içerik üreticileri aynı kaynağın peşindedir. Birkaç saniyelik odaklanma.
Tarihte ilk kez milyarlarca insanın dikkati ölçülebilir hale geldi. Daha da ilginci, satılabilir hale geldi. İnsanlık uzun süre altın çıkardı. Petrol çıkardı. Kömür çıkardı. Sonunda kendi dikkatini çıkarmaya başladı. Ve görünüşe göre bunun oldukça kârlı bir sektör olduğu anlaşıldı. Algoritmaların başarısının nedeni çoğu zaman yanlış anlaşılır. İnsanlar algoritmaların kendilerini manipüle ettiğini düşünür. Bu kısmen doğrudur. Fakat daha rahatsız edici gerçek şudur: Algoritmalar bizi kandırdığı için değil, bizi çok iyi tanıdığı için başarılıdır. Sistem bizim neye tıklayacağımızı çoğu zaman bizden önce tahmin edebilmektedir. Bu durumun insanın egosunu hafifçe yaralayan bir tarafı vardır. Çünkü hepimiz bağımsız kararlar verdiğimizi düşünmek isteriz. Sonra internet bize eski sevgilimizin fotoğrafını gösterir. Ve tıklarız. Sonra aynı şeyi bir daha yaparız. Sonra bunun neden olduğunu merak ederiz. Belki de popüler kültürün en büyük başarısı burada yatmaktadır. İnsanlara istemedikleri şeyleri satmakta değil. İstediklerini düşündükleri şeyleri satmakta. Ve insan doğası söz konusu olduğunda bu iki şey arasındaki fark bazen düşündüğümüz kadar büyük değildir.
Belki de popüler kültür üzerine yapılan tartışmaların en ilginç yanı burada ortaya çıkıyor. Çünkü bütün bu hikâyenin sonunda hâlâ aynı soruyla karşılaşıyoruz: Popüler kültür bizi mi değiştiriyor, yoksa bizi mi gösteriyor?
Adorno'nun korktuğu standartlaşma, Bourdieu'nün anlattığı zevk kalıpları, Debord'un tarif ettiği gösteri toplumu ve Simon'un dikkat ekonomisi aynı noktada birleşiyor olabilir. Popüler kültür yalnızca bir eğlence alanı değildir. Aynı zamanda insan davranışlarının görünür hale geldiği devasa bir laboratuvardır. Belki de popüler kültür insanlığı aptallaştırmadı. Belki de insanlığı görünür kıldı.
İnsan hâlâ ait olmak istiyor. Hâlâ görülmek istiyor. Hâlâ başkalarını merak ediyor. Hâlâ taklit ediyor. Hâlâ dedikodu yapıyor. Hâlâ kendisini özel hissetmek istiyor. Fark şu ki artık bunların tamamını küresel ölçekte yapabiliyor. Bir zamanlar insanlar köy meydanında birbirlerini izliyordu. Bugün milyarlarca insan birbirini ekranlardan izliyor. Bir zamanlar insanlar küçük toplulukların kahramanları olmak istiyordu. Bugün birkaç saniyeliğine dünyanın dikkatini çekmek istiyorlar. Araçlar değişti. İnsan doğası çok değişmedi.
Belki de popüler kültürün en rahatsız edici tarafı budur. O bize yeni bir insan göstermedi. Eski insanı daha büyük bir sahneye çıkardı. Ve aynaya baktığımızda gördüğümüz şeyden hoşlanmıyorsak, bunun nedeni aynanın bozuk olması değil, çözünürlüğünün fazla yükselmiş olması olabilir.
Adorno, T. W., & Horkheimer, M. (2002). Dialectic of Enlightenment: Philosophical Fragments. Stanford University Press. (İlk baskı 1944).
Bourdieu, P. (1984). Distinction: A Social Critique of the Judgement of Taste. Harvard University Press.
Debord, G. (1994). The Society of the Spectacle. Zone Books. (İlk baskı 1967).
Simon, H. A. (1971). “Designing Organizations for an Information-Rich World.” In M. Greenberger (Ed.), Computers, Communications, and the Public Interest (pp. 37–52). Johns Hopkins Press.
Bauman, Z. (2000). Liquid Modernity. Polity Press.