Seksapel Güzellikten Daha Demokratiktir.
“Seksapel” kelimesinin kelime anlamı en çıplak haliyle “cinsel çekicilik”tir; ama günlük kullanımda daha geniş bir şeye işaret eder: Bir kişinin (çoğu zaman kadının) bedeninden, tavrından, sesinden, kıyafetinden, hatta “ulaşılamaz” görünen mesafesinden üretilen arzulanırlık etkisi. Arzular şelale diyebiliriz kısaca. Kelime, Türkçeye büyük olasılıkla Fransızca/İngilizce hattından geçmiş bir ödünçlemedir: sex appeal (İngilizce) / sex-appeal (Fransızca kullanımda da görülen yazım). Buradaki “sex” kökü Latincedeki sexus (cinsiyet) ile akrabadır; “appeal” ise “çağrı, çekim, hitap” anlamına gelen Latin appellare (seslenmek, çağırmak) üzerinden İngilizceye uzanır. Yani kelime kökeni düz bir çeviriyle şunu söyler: “cinsiyete seslenen çağrı/çekim.” Dilin içindeki küçük numara da burada: “çekicilik” sanki doğal bir özellikmiş gibi durur; oysa “appeal” kelimesi bile bunun bir iletişim ve etki meselesi olduğunu fısıldar.
Seksapel fikrinin “kadının üzerine monte edilmesi” ise bir anda başlamaz; ama bir çizgi çekmek gerekirse, modern anlamıyla seksapelin kitlesel bir “ürün” haline gelişi sanayi toplumuyla ve özellikle reklam, sinema, moda ve popüler basının yükselişiyle hızlanır. Daha eski toplumlarda da kadın bedeni üzerinden arzunun, namusun, günahın, verimliliğin, doğurganlığın sembolleştirilmesi vardı; fakat bu daha çok ahlak ve düzen ekseninde yürüyen bir denetimdi. Modern dönemde ise denetim sadece “yasak”la değil, “ideal”le kurulur: Kadın ya “gösterilmesi gereken” ya “saklanması gereken” bir şeye dönüştürülür. Ve iki durumda da tartışmanın merkezine kadının öznesi değil, bedenin toplumsal işlevi oturtulur. Kadın bedeninin çektiğini başka kimse çekmemiştir şu dünyada.
Seksapel burada bir teknoloji gibi çalışır: Görsel kültür kadını (ve giderek erkeği) belirli parçalara ayırır; bakış, bel, bacak, dudak, ses tonu… Böylece “çekicilik” kişilikten çok parçalanabilir bir envantere dönüşür. Sinema yıldızları çağında bu envanter cilalanıp vitrine konur: “çekici kadın” bir karakter değil, bir tipoloji olur. Sonra reklam gelir: Sabun satar, araba satar, sigara satar; ama arada bir şey daha satar—“bu ürünü alırsan sen de arzulanırsın.” Seksapel, bu noktada sadece cinsellikle ilgili bir hal olmaktan çıkar; statü, sınıf, modernlik, güç ve onay paketine dönüşür. Bir bakarsın kombinci buğulu gözlü kızımız arzulu bakışlarla çamaşır deterjanı reklamında.
Bu “montaj”ın kadınla bu kadar tek parça olmasının tarihsel bir nedeni var: Modern patriyarkal düzen, kadına iki çelişkili rol yükler. Bir yandan “arzu nesnesi” olarak görselleştirir; öte yandan “arzu uyandırdığı için” denetlenir. Yani kadın hem “çekici olmalı” hem “fazla çekici olmamalı” tuzağına düşer. Bu arada "itici" olursa da azarlanacağından durum oldukça karmaşık bir hal alır. Bu tuzak, toplumsal kontrolün en verimli motorlarından biridir; çünkü kadına sürekli şunu dedirtir: “Benim değerim, başkasının bakışıyla ölçülüyor.” Seksapel böylece kişisel bir özellik gibi sunulsa da çoğu zaman başkasının gözünden kurulmuş bir kimlik haline gelir.
Günümüzde bu mekanizma, sosyal medya ile turbo takviye almış durumda. Fren falan yok. Freni yerinden söktüler. Artık seksapel yalnızca Hollywood stüdyolarının ya da moda endüstrisinin ürettiği bir şey değil; herkesin kendi kendine “üretip” ölçtüğü bir şeye dönüştü: Filtreler, ışıklar, pozlar, algoritmik keşfet, yorumlar, beğeniler… Seksapelin modern ölçüm birimi neredeyse “etkileşim.” Bu iyi mi, kötü mü? İkisi de.
İyi tarafı şu: Seksapel kavramı, doğru kurulduğunda, kişinin kendi bedenini ve ifadesini sahiplenmesiyle ilgili olabilir. “Ben buyum” deme cesareti, flörtözlük, oyun, mizah, zarafet, özgüven… Bunlar yetişkin ve rızaya dayalı ilişkilerde sağlıklı bir erotik alan yaratabilir. Ayrıca seksapel yalnızca “beden ölçüsü” değildir; çoğu insanın gerçek hayatta çekici bulduğu şeyler—zeka, sakinlik, mizah, tutarlılık, merak, bakışların sıcaklığı—aslında daha derin ve insani katmanlardır. Bu açıdan seksapel, salt fiziksel güzellikten daha demokratik bile olabilir: İnsanlar bazen “standart güzel” olmayan birini çok çekici bulur; çünkü çekicilik, bir enerji ve ifade meselesidir. Seksapelin iyi yüzü, öznenin kontrolünde kaldığında ortaya çıkar: Kişi arzulanırlığını bir pazarlık nesnesi değil, kendini ifade biçimi olarak yaşadığında.
Kötü tarafına gelince: Seksapel, piyasaya bağlandığı an toksikleşmeye çok yatkın. Çünkü piyasa, insanı “varlık” olarak değil “görüntü” olarak sever. Sosyal medya bu yüzden acımasızdır: Seksapel, kişinin kendisini sevmesiyle değil, kendini sürekli kontrol etmesiyle beslenebilir. “Böyle poz verirsem daha çok beğeni alıyorum” diye başlayan masum oyun, bir süre sonra “beğeni almıyorsam değerim düşüyor” gibi karanlık bir muhasebeye döner. Bu da bedeni “ev” olmaktan çıkarıp “proje”ye çevirir. Sürekli optimize edilen bir proje: daha ince, daha sıkı, daha pürüzsüz, daha genç, daha ‘doğal ama uğraşılmış’… Bu dil, insanı yorar; çünkü sonu yoktur. Zihin, bedeni yaşamak yerine bedeni yönetmeye başlar. Ve bu yönetim biçimi ev ekonomisi standartlarının çok dışında, evi başına yıkacak güçtedir.
Bir başka sorun da şu: Seksapel kadın üzerine “monte” edilirken, erkeğe genellikle “özne” rolü bırakılır. Erkek bakar, seçer, değerlendirir; kadın gösterir, kendini kanıtlar, beğenilmek için “doğru ayar”ı tutturur. Günümüzde bu biraz kırılıyor—erkekler de nesneleştiriliyor, “yakışıklı olma baskısı” artıyor—ama tarihsel ağırlık hâlâ kadında. Bu yüzden seksapel konuşurken tek bir kelimeyi sürekli akılda tutmak lazım: rızanın yanı sıra, güç. Kimin arzusu norm sayılıyor? Kimin arzusu ayıp sayılıyor? Kimin bedeni “doğal” görülüyor, kimin bedeni “tahrik edici” diye suçlanıyor? Seksapelin politikası tam burada başlıyor.
Bir de “seksapel”in sahte kardeşi var: “cinsellik performansı.” Seksapel, çoğu zaman insanın varoluşundan sızan bir şey olabilirken; performans cinselliği, dışarıdan öğrenilmiş kalıplarla yürür. Herkes aynı mimikleri, aynı pozları, aynı “çekici olma” şablonlarını tekrarladığında, ortaya çekicilik değil bir çeşit seri üretim erotizmi çıkar. Bu da ironik biçimde seksapeli öldürür; çünkü çekicilikte önemli bir unsur “özgünlük” ve “canlılık”tır. İnsan, katalog ürünü gibi davranınca kataloğa dönüşür. Kataloğa dönüşünce de kimse gerçekten görmez; sadece bakar. Peki bu kavramla bugün daha sağlıklı bir ilişki nasıl kurulur? Birinci kural: Seksapel bir “borç” değildir. “Kadın şöyle olmalı” ya da “erkek böyle olmalı” gibi cümleler seksapeli değil, itaati tarif eder. İkinci kural: Seksapel bir “ölçüm” değildir. Beğeni sayısı, DM sayısı, dışarıdan onay, kişinin arzulanırlığının tek gerçekliği olamaz; çünkü o sayıların arkasında algoritma, bağlam, zamanlama, o andaki politikalar, hatta bazen rastlantı vardır. Üçüncü kural: Seksapel bir “öz” değildir; bir ilişki ve bağlam meselesidir. Aynı kişi, bir ortamda hiç çekici bulunmazken başka bir ortamda büyüleyici olabilir. Bu, çekiciliğin biyolojik olduğu kadar kültürel ve psikolojik de olduğunun kanıtıdır.
Sonuçta “seksapel” kelimesi basit görünür ama içerdiği tarih karmaşıktır: Kadın bedeninin denetiminden tüketim kültürüne, sinema yıldızlarından sosyal medya algoritmalarına uzanan hattı… İyi kullanıldığında özgüven ve oyun alanı açar; kötü kullanıldığında insanı vitrine kilitler. Belki de en doğru tanım şu: Seksapel, bir insanın “arzulanırlık” enerjisidir—ama bu enerji ya öznenin elinde bir ifade olur, ya da başkalarının elinde bir disiplin aracına dönüşür. Aradaki fark, çekiciliğin kendisinden çok, çekiciliğin kimin çıkarına çalıştığıdır.