Tasarlanmış Yoksulluk #4 Kıtlık Bir Doğa Olayı mı?

Tasarlanmış Yoksulluk #4  Kıtlık Bir Doğa Olayı mı?

Açlık… İnsanlığın en eski korkularından biri. Ama mesele şu: kıtlık dediğimiz şey çoğu zaman doğanın bize attığı bir tokat değil. Daha çok insanların birbirine attığı bir tokat. Yanağını bana yaklaştırmak ister misin?😄 Doğa bazen kötü bir hasat verir, evet. Kuraklık olur, hastalık olur, mahsul bozulur. Ama milyonlarca insanın ölmesi? O noktada artık meteoroloji değil, siyaset konuşmaya başlar.

Ekonomistler buna bazen “gıda kıtlığı” der. Fakat gerçek dünyada çoğu kıtlık gıda yokluğundan değil, gıdaya erişim yokluğundan doğar. Et alamayacağın günler gelir birden mesela... Ama İtalya'da bir danayı oturup yemektedir insanlar. Amartya Sen’in meşhur argümanı tam da buydu: insanlar açlıktan ölürken çoğu zaman ülkede yiyecek vardır. Sorun yiyeceğin kime ait olduğu ve kimin ona ulaşabildiği meselesidir. Açlık bir üretim problemi olmaktan çok bir güç dağılımı problemidir.

Şimdi tarihin birkaç sahnesine bakalım. Sahne değişiyor ama dekor aynı: güç, ideoloji ve biraz da soğukkanlı kayıtsızlık. 1845’te İrlanda’da patatesler hastalanır. Patates bitkisini öldüren bir mantar türü (Phytophthora infestans) mahsulü mahveder. İlk bakışta bu bir doğa olayıdır. Fakat trajediyi büyüten şey doğa değil, Britanya İmparatorluğu’nun ekonomi politikasıdır. İrlanda’nın köylüleri neredeyse tamamen patatese bağımlıydı çünkü İngiliz toprak düzeni onları başka ürün yetiştiremeyecek kadar yoksullaştırmıştı. Lütfen bu kısmı sana başka hikayelerden de tanıdık gelsin. Bu tanışıklık bize kurtaracak diye umut ediyorum. Umudumu kırma sevgili okur. Aynı dönemde İrlanda’dan İngiltere’ye tonlarca tahıl ve hayvan ihraç edilmeye devam ediyordu. Evet, doğru duydun: ülkede insanlar açlıktan ölürken gemiler dolusu yiyecek dışarı gidiyordu. Sonra da her şeyin suçlusu şeytan diyorsunuz... Şeytan gözyaşları ile izlemiştir bunları.

Bir tür ekonomik büyü teorisi deneyiydi bu. “Piyasa çözer” diyordu Londra’daki bazı politikacılar. Devlet müdahalesi yapılırsa tembellik artar diye korkuyorlardı. Açlık bile bir ahlak dersine dönüştürülmüştü: çalışkan olan hayatta kalacak, tembel olan ölecek. Bu düşünceyi savunanlardan biri olan Charles Trevelyan, kıtlığı neredeyse ilahi bir temizlik olarak görüyordu. Ona göre bu kriz, İrlanda toplumunun “fazlalık nüfusunu” azaltacaktı. Patates kadar aklın yokmuş Charles!

Sonuç: yaklaşık bir milyon insan öldü, iki milyon insan göç etti. Piyasa gerçekten çözdü. Sorunu değil, nüfusu çözdü.

Bir sahne daha: 1943 Bengal kıtlığı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hindistan hâlâ Britanya’nın kolonisi. Bengal bölgesi büyük bir pirinç üreticisi. Yani teorik olarak aç kalmaması gereken bir yer. Ama 1943’te yaklaşık üç milyon insan açlıktan ölür.

Sebep? Birkaç zincirleme karar.

Japonya Burma’yı işgal edince Britanya yönetimi Bengal kıyılarında “denial policy” (düşmanın kullanabileceği kaynakları yok etmek veya erişilemez hale getirmek.) denen bir strateji uygular. Olası bir Japon çıkarmasında düşman kullanamasın diye tekneler ve pirinç stokları imha edilir. Aynı anda savaş ekonomisi yüzünden gıda fiyatları patlar. Zenginler stok yapar, tüccarlar fiyat yükseltir. Bengal’de yiyecek vardır ama fiyatlar öyle yükselir ki milyonlarca insan satın alamaz.

İşin trajikomik tarafı burada bitmez. Winston Churchill hükümeti aynı dönemde Hindistan’dan İngiltere’ye tahıl sevkiyatı yapmaya devam eder. Avustralya’dan gelen yardım gemileri bile Avrupa’ya yönlendirilir. Bir yetkili Churchill’e Bengal’de insanların açlıktan öldüğünü söylediğinde verdiği cevap tarihe geçer: “O halde Gandhi neden hâlâ ölmedi?” Açlık bazen ideolojinin en çıplak halini ortaya çıkarır. İnsanların hayatı, bir imparatorluğun stratejik hesaplarında sadece küçük bir dipnot olabilir.

Şimdi sahne Sovyetler Birliği, 1930’lar. Ukrayna.

Holodomor kelimesi Ukraynaca “açlıkla öldürmek” anlamına gelir. 1932–33 yıllarında milyonlarca insan açlıktan ölür. Bu kıtlık da klasik bir doğa felaketi değildi. Stalin’in zorla kolektivizasyon politikaları tarımı altüst eder. Devlet köylülerden tahıl kotası toplar; kota o kadar yüksektir ki köylülerin kendilerine yiyecek kalmaz. Tahıl teslim edemeyen köyler cezalandırılır, depolar aranır, hatta insanların sakladığı son yiyecekler bile alınır. Açlık yayılır. İnsanlar ağaç kabuğu yer, çimen yer, bazı bölgelerde yamyamlık raporları ortaya çıkar. Devlet ne yapar? Tahıl ihracatına devam eder. Yani tekrar aynı manzara: ülkede gıda var, fakat o gıda politik hedeflerin bir parçası haline gelmiş durumda. Açlık burada sadece bir sonuç değil, aynı zamanda bir araç.

Holodomor üzerine tarihçiler hâlâ tartışır: kasıtlı bir soykırım mıydı, yoksa ideolojik bir felaket mi? Ama tartışmasız bir gerçek var: milyonlarca insan doğa yüzünden değil, politik kararlar yüzünden öldü.

Bu noktada modern dünyanın bir ironisine geliyoruz. Bugün gezegende üretilen gıda miktarı teorik olarak herkesi doyurmaya yeter. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya yıllık olarak yaklaşık 4 milyar insanı daha besleyebilecek kadar kalori üretir. Yani üremeye devam edebiliriz arkadaşlar sorun yok. Ama aynı gezegende yüz milyonlarca insan kronik açlık çeker. Sebep genelde şu dört mekanizmadan biri olur: savaş, ekonomik eşitsizlik, siyasi manipülasyon veya piyasa spekülasyonu.

Bir örnek daha: 1970’lerde Etiyopya kıtlığı. Kuraklık vardı, evet. Ama felaketin büyümesi hükümet politikaları ve savaş yüzünden oldu. Yardım dağıtımı politik sadakate göre yapıldı. Muhalif bölgeler daha fazla acı çekti. Açlık çoğu zaman bir silah gibi kullanılır. Kurşun ses çıkarır. Açlık sessiz çalışır.

Şimdi “piyasa çözer” meselesine dönelim. Ekonomik teori der ki fiyat mekanizması kıtlığı çözer. Bir şey azsa fiyat yükselir, üretim artar, denge sağlanır. Bu teori laboratuvar gibi bir dünyada güzel çalışır. Ama gerçek dünyada insanlar açken bekleyemez. Bir insanın midesi “piyasa dengesi oluşana kadar sabır” modunda çalışmaz. Gıda piyasalarında spekülasyon, stoklama ve ihracat kararları fiyatları hızla yükseltebilir. Zengin alır, fakir alamaz. Sonuç: market rafı doludur ama insanlar açtır.

Kıtlığın en acı ironilerinden biri budur. Açlık çoğu zaman boş raflardan değil, dolu rafların arkasındaki fiyat etiketlerinden doğar.

Bir başka mekanizma da tarımın endüstrileşmesidir. Küçük çiftçiler topraklarını kaybeder, büyük şirketler monokültür üretime geçer. Yerel halkın beslenme sistemi çöker çünkü üretilen ürün artık ihracat içindir. Bir ülke kahve üretiminde dünya lideri olabilir ama halkı aç olabilir. Tarih bunu defalarca gösterdi. Starbucks'ı Filistin 'e destek için mi protesto etmiştin, daha büyük düşün lütfen. Kıtlıktan bahsederken Gazze'nin aç bırakılmasını ekranlardan izledik...

İnsanlık aslında binlerce yıl boyunca kıtlıkla mücadele etti. Tarım devrimi, depolama, sulama sistemleri… Hepsi açlıktan kurtulmak içindi. Ama modern çağda kıtlıklar giderek daha az doğa olayı, daha çok yönetim krizi haline geldi.

Bu yüzden tarih kitaplarında kıtlıkları sadece meteoroloji raporu gibi okumak yanıltıcıdır. Asıl soru şudur: kim karar verdi, kim kazandı, kim kaybetti?

Çünkü açlık bazen kuraklıkla başlar ama neredeyse her zaman politikayla büyür.

Bir düşünce deneyini akla getirmek eğlenceli olur: eğer Mars’ta bir gün insan kolonisi kurulursa ve orada kıtlık yaşanırsa, muhtemelen ilk tartışma şu olacaktır: “Su mu azdı, yoksa suyu kim kontrol ediyordu?”

İnsanlık tarihinin garip tarafı şu: teknoloji sürekli ilerledi ama güç ilişkileri çok daha yavaş değişti. Bu yüzden bazı mezar taşlarının üzerinde şu yazıyormuş gibi hissedilir: “Burada piyasa dengesi oluşana kadar bekleyen insanlar yatıyor.”

Kıtlık bazen doğanın işi değildir. Çoğunlukla insan türünün kendi icadıdır. Ve bu icat, nükleer silah kadar gürültülü değildir; daha çok boş bir tencerenin kapağı gibi sessizdir. Ama etkisi aynı derecede yıkıcıdır.

Read more

Tasarlanmış Yoksulluk # 1  Ekmek ve Gösteri

Tasarlanmış Yoksulluk # 1 Ekmek ve Gösteri

Roma İmparatorluğu’nun geç döneminde halkın siyasal gücü azalırken öfkesi tamamen kaybolmamıştı. Senato etkisizleşmiş, yurttaş katılımı törpülenmişti ama kalabalık hâlâ kalabalıktı. Yönetici akıl şunu fark etti: Aç insan tehlikelidir, ama tamamen doymuş ve politik bilinç kazanmış insan daha da tehlikelidir. Bu yüzden çözüm açlığı bitirmek değil, açlığı yönetmek oldu. Ücretsiz

By Daphne Emiroğlu
Anonimlik: Suçun Maskesi mi, Özgürlüğün Sigortası mı?

Anonimlik: Suçun Maskesi mi, Özgürlüğün Sigortası mı?

Anonimlik, en basit tanımıyla ismin geri çekilmesidir; sözün öne çıkmasıdır. İmzanın silinip içeriğin kalmasıdır. Tarih boyunca anonim ressamlar oldu, adı bilinmeyen şairler oldu, takma adla yazan düşünürler oldu. Kimi korkudan, kimi tevazudan, kimi de eserin kişiden bağımsız yaşamasını istediği için adını sakladı. Dijital çağda ise anonimlik yeni bir forma büründü.

By Daphne Emiroğlu