Tasarlanmış Yoksulluk #5 : Darbe + Reform Paketi

Tasarlanmış Yoksulluk #5 : Darbe + Reform Paketi

Bir ülkenin ekonomisi “reform” adıyla yeniden tasarlanacaksa bunun iki yolu vardır. Birincisi zor: toplumla tartışmak, seçim kazanmak, insanları ikna etmek. İkincisi hızlı: toplum konuşamasın diye tank çıkarmak. Tarihte ikinci yöntem şaşırtıcı derecede sık kullanıldı. Tankına atlayan yollara döküldü. Bu tank gösterilerinin bedelini de halklar ödedi. Halkların ödediği bedeller bitmez bir borç gibi...

Bu mekanizmayı kabaca şöyle çalışırken görürüz: önce kriz büyür, ardından olağanüstü bir müdahale gelir, sonra da “teknokratik reform paketi” sahneye çıkar. Biraz tiyatro, biraz ekonomi dersi, biraz da askeri koreografi. Sonuç: toplumun ekonomik mimarisi baştan yazılır.

Şimdi birkaç laboratuvar kapılarını aralayalım.

Şili, 1973.

Latin Amerika’nın en çarpıcı deneylerinden biri. Demokratik seçimle gelen başkan Salvador Allende, ekonomiyi kamulaştırmalar ve sosyal politikalarla dönüştürmeye çalışıyordu. Bakır madenleri millileştirildi, ücretler arttırıldı, temel gıdalar ucuzlatıldı. Sorun şu: ekonomiyi değiştirmek isteyen herkesin karşısına sadece ekonomi çıkmaz. Sermaye, bürokrasi, dış güçler, medya ve bazen de ordu çıkar. 1970–73 arasında Şili ekonomisi hızla destabilize edildi. Sermaye kaçışı, grevler, kamyoncu lokavtları, tedarik krizleri… Ülke giderek kaotik görünmeye başladı. Tam bu noktada sahneye tanklar çıktı. 1973’te general Augusto Pinochet darbe yaptı. Darbeler genelde “ülkeyi kurtarma operasyonu” olarak pazarlanır. Pinochet de aynısını yaptı: düzeni sağlayacağız, ekonomi düzelecek, kaos bitecek.

Kaos gerçekten bitti. Çünkü muhalefet de bitti. Binlerce kişi tutuklandı, işkence gördü, kayboldu. Stadyumlar hapishaneye dönüştü. Ve tam bu noktada ekonomistler sahneye çıktı. Bunlara “Chicago Boys” deniyordu. Çoğu, University of Chicago çevresinde eğitim almış neoliberal ekonomistlerdi. Onların akıl hocası ise Milton Friedman gibi serbest piyasa savunucularıydı.

Reform paketi basitti:

  • kamu işletmelerini özelleştir
  • sosyal harcamaları kes
  • fiyat kontrollerini kaldır
  • dış ticareti serbest bırak
  • sendikaları zayıflat

Yani ekonomiyi tamamen piyasaya aç. Bu paketin adı “şok terapi” oldu. Buradaki kelime tesadüf değil. Toplum gerçekten şok halindeydi. Darbe, baskı, korku… Böyle bir atmosferde kimse “özelleştirme paketinin 3. maddesi hakkında görüş bildirmek ister misiniz?” diye referandum yapmaz. Demokrasi sustuğunda ekonomi çok hızlı değişir. Şili’de tam olarak bu oldu.

Arjantin, 1976.

Latin Amerika aynı dönemde bir başka “reform laboratuvarı” oldu. 1970’lerin ortasında Arjantin’de ekonomik kriz, enflasyon ve siyasi şiddet büyüyordu. Bu ortamda ordu yönetime el koydu. Askeri cunta ülkeyi yöneten yeni aktör oldu. Resmî söylem yine tanıdık: “Ulusu kurtarma”. Ulus sanki kulede hapsedilmiş bir prense ya da Kaf Dağı'nın ardındaki canavarın elinde ağlayarak bekleyen bir güzeller güzeli. Eh tabi perde arkasında başka bir şey de vardı. Ekonominin yeniden tasarlanması. Ekonomi bakanı José Alfredo Martínez de Hoz yönetiminde neoliberal politikalar uygulandı. Finans piyasaları serbestleştirildi, ithalat açıldı, devletin ekonomik rolü küçültüldü. Aynı dönemde “kirli savaş” başladı. Kirli savaş” dediğim şey, özellikle Dirty War için kullanılan tarihsel bir terim. Arjantin’de askeri cunta döneminde yürütülen sistematik devlet şiddetini anlatır. Aslında burada “savaş” kelimesi biraz aldatıcıdır. Ortada iki ordunun çatıştığı bir savaş yoktu. Devlet kendi vatandaşlarının bir bölümünü “iç düşman” olarak tanımladı ve onları ortadan kaldırmaya başladı. Bu yüzden adına “kirli” denir: çünkü yöntemler gizli, hukuk dışı ve çoğu zaman inkâr edilebilir şekilde yürütülür. 1976’da Arjantin ordusu yönetime el koyduktan sonra cunta, sol örgütleri, sendikacıları, öğrenci hareketlerini, gazetecileri ve hatta bazen sadece muhalif olduğu düşünülen insanları hedef aldı. Operasyonların tipik mekanizması şöyleydi: Bir gece sivil araçlar gelir. İçinden çıkan kişiler resmi üniforma giymez. Kapı kırılır, biri alınır ve bir daha geri gelmez. Bu insanlara İspanyolca “desaparecidos” denir. Kelime anlamı: “kaybolanlar”. Tahminlere göre yaklaşık 30 bin kişi ortadan kayboldu. Bir kısmı gizli gözaltı merkezlerinde tutuldu, işkence gördü. Bir kısmı öldürüldü. En ürkütücü yöntemlerden biri “ölüm uçuşlarıydı”: tutuklular uçaklardan okyanusa atılıyordu.

Şimdi işin sosyolojik tarafı geliyor. Bu operasyonların hedefleri rastgele değildi. Sendika liderleri, sol aktivistler, üniversite çevreleri… yani ekonomik reformlara karşı direnç gösterebilecek toplumsal ağlar. Bir toplumda örgütlü muhalefeti ortadan kaldırırsanız, ekonomik dönüşüm yapmak çok daha kolay olur. Grev yok, protesto yok, toplu pazarlık yok. Bu yüzden bazı tarihçiler kirli savaşı sadece bir güvenlik operasyonu değil, aynı zamanda ekonomik yeniden yapılandırmanın siyasi zemini olarak yorumlar.

Karanlık bir paradoks var burada: Ekonomi raporlarında “piyasa reformları” yazarken dipnotta tanklar ve kayıp insanlar görünmez. Ama sahnenin arkasında çoğu zaman onlar vardır.

Latin Amerika bu açıdan bir laboratuvar gibiydi. Şili’de, Arjantin’de, Uruguay’da benzer yöntemler görüldü. Hatta bu rejimler arasında bilgi paylaşımı vardı; buna Operation Condor denirdi. Güney Amerika’daki askeri yönetimler muhalifleri sınır ötesinde bile takip ediyordu.

İnsanlık tarihi bazen tuhaf bir cümle kurar:
“Ekonomik istikrar sağlandı.” Ne istikrar ama!

Bu cümlenin arkasında bazen sessiz mezarlıklar vardır.

İlginç bir ekonomik ayrıntı var: sendika liderlerinin ve sol aktivistlerin ortadan kaybolması, işçi hareketinin belini kırdı. Ekonomik reformlar için siyasi direnç önemli ölçüde yok olmuştu.

Ekonominin “verimliliği” arttı mı?

Kısa vadede finansal sektör büyüdü. Ama sanayi çöktü, borç arttı ve 1980’lerde Arjantin büyük bir ekonomik krizle yüzleşti. Şok terapinin bazen uzun vadeli yan etkileri olur. Tıpta olduğu gibi.

Türkiye, 1980.

Türkiye’de hikâye farklı görünür ama mekanizma şaşırtıcı şekilde benzerdir.

1970’lerin sonunda Türkiye’de yüksek enflasyon, döviz krizi ve siyasi şiddet vardı. Sokak çatışmaları, koalisyon krizleri, ekonomik darboğaz… Tam bu ortamda 24 Ocak 1980 kararları açıklandı. Bu paket Türkiye ekonomisini ithal ikameci modelden ihracat odaklı serbest piyasa modeline kaydırıyordu. Kur serbestleşmesi, fiyat kontrollerinin kaldırılması, devletin ekonomideki rolünün azaltılması…

Türkiye’nin 1980 hikâyesi kısa bir paragrafla geçiştirilecek bir şey değil. Çünkü burada sadece bir darbe yok; aynı anda devlet yapısının, ekonominin ve siyasetin yeniden yazıldığı bir dönem var. Mekanizma da oldukça öğretici.

1970’lerin sonuna gidelim.

Türkiye ciddi bir ekonomik darboğaz içinde. Enflasyon yükselmiş, döviz rezervleri tükenmişti, ithalat yapılamıyordu. Fabrikalar ham madde bulamıyor, akaryakıt kuyrukları oluşuyor, şehirlerde elektrik kesintileri yaşanıyordu. Margarin karaborsa olmuştu, Ekonomi teknik olarak ödemeler dengesi krizi yaşıyordu. Yani ülke dışarıdan aldığı mal ve enerji için döviz bulamıyordu.

Ama mesele sadece ekonomi değildi. Sokaklar da karışıktı. Sağ ve sol gruplar arasında şiddetli çatışmalar vardı. Liseler, üniversiteler, sendikalar, mahalleler ideolojik olarak bölünmüştü. Her gün gazete manşetlerinde ölüm haberleri çıkıyordu.

Devletin klasik refleksi devreye girdi: “düzen çöktü” anlatısı. Tam bu atmosferde 24 Ocak 1980’de büyük bir ekonomik program açıklandı. Programın mimarlarından biri Turgut Özal idi. 24 Ocak kararları Türkiye’nin ekonomik modelini kökten değiştiriyordu.

1960’lardan beri Türkiye’de uygulanan model ithal ikameci sanayileşme idi. Bu modelde devlet yerli sanayiyi korur, ithalatı sınırlar ve kamu işletmeleri ekonomide büyük rol oynar.

24 Ocak programı bunun tersini söylüyordu.

Kur devalüe edildi.
Fiyat kontrolleri kaldırıldı.
İhracat teşvik edildi.
Kamu sektörünün rolü küçültüldü.
Türkiye küresel piyasaya entegre edilmeye başlandı.

Bugün kulağa normal gelen bu politikalar o dönemde oldukça radikaldi. Çünkü Türkiye’de güçlü bir işçi hareketi vardı. Sendikalar örgütlüydü. Grevler yaygındı. Sol partiler ve öğrenci hareketleri güçlüydü. Üniversiteler ciddi bir ideolojik tartışma alanıydı. Ekonomik dönüşüm yapmak isteyenler için bu durum ciddi bir engeldi. Reform paketleri parlamentoda tartışılabilir, sendikalar greve gidebilir, toplumsal direnç oluşabilirdi.

Sonra tarih sahnesine tanklar çıktı. 12 Eylül 1980’de ordu yönetime el koydu. Darbenin lideri Kenan Evren oldu.

Darbe sonrası yapılan ilk işlerden biri siyasal hayatı dondurmak oldu. Tüm siyasi partiler kapatıldı. Sendikaların faaliyetleri durduruldu. Grevler yasaklandı.
On binlerce kişi tutuklandı. Resmi rakamlara göre yüz binlerce insan gözaltına alındı, on binlerce kişi yargılandı, binlerce kişi işkence gördü. Çok sayıda insan cezaevine girdi, bazıları idam edildi.

Ama dikkat çekici bir şey oldu. Siyaset askıya alınırken ekonomi programı askıya alınmadı. 24 Ocak kararları uygulanmaya devam etti. Hatta daha hızlı uygulanmaya başladı. Çünkü artık sendika yoktu. Grev yoktu. Parlamento tartışması yoktu. Ekonomik programı yavaşlatacak toplumsal direnç büyük ölçüde ortadan kalkmıştı.

Burada tarihsel bir ironi var. Darbe yönetimi kendisini ideolojik olarak “apolitik” ve “devletçi” bir düzen kurucu olarak sunuyordu. Ama ekonomik olarak oldukça liberal bir programı yürüttü.

Bu noktada International Monetary Fund ve World Bank ile ilişkiler de yeniden yapılandırıldı. Türkiye dış finansman buldu ve ihracat odaklı modele geçiş hızlandı. 1982’de yeni anayasa kabul edildi. Bu anayasa devletin siyasi mimarisini değiştirdi: güçlü yürütme, sınırlı siyaset, kontrollü parti sistemi.

Sonra sahneye ilginç bir karakter geri döndü: Özal. Askeri yönetim sivil siyaseti yeniden açtığında yeni partilerin kurulmasına izin verildi. Bu ortamda Anavatan Partisi ortaya çıktı. 1983 seçimlerini Özal kazandı. Ve böylece 24 Ocak programının mimarı bu kez başbakan olarak reformları sürdürmeye başladı.

Burada hikâyenin ideolojik tarafı devreye girer.

1980 sonrası Türkiye’de sol hareket sadece bastırılmadı; aynı zamanda kültürel olarak şeytanlaştırıldı. Sol hareket “anarşi”, “bölücülük” ve “devlet düşmanlığı” ile özdeşleştirildi. Ve neredeyse bir ülke geleneği haline getirildi. Üniversiteler, sendikalar ve öğrenci hareketleri uzun süre bu çerçevede anlatıldı. Bu anlatı toplumun büyük bir kısmında şu psikolojik sonucu doğurdu:
“Düzen için sert müdahale gerekiyordu.”

Bu, siyasi tarih açısından önemli bir dönüşümdür. Çünkü bir ideoloji yalnızca yasaklanmakla kalmadı; aynı zamanda meşruiyetini de kaybetti.

Ekonomik dönüşüm için gerekli olan şey sadece sendikaların kapatılması değildir. Aynı zamanda alternatif ekonomik fikirlerin itibarsızlaştırılmasıdır.

1980 sonrası Türkiye’de tam olarak bu yaşandı.

Devlet işletmelerinin rolü giderek küçüldü. İhracat arttı. Finansal sistem liberalleşti. 1980’lerin sonuna doğru sermaye hareketleri serbestleşti. Türkiye ekonomisi dünyaya daha açık bir hale geldi. Ama bunun sosyal maliyetleri de oldu. Ücretlerin milli gelir içindeki payı düştü. Sendikaların gücü ciddi biçimde zayıfladı. İşçi hareketi uzun süre toparlanamadı. Yani sadece ekonomi değil, toplumsal güç dengesi de değişti. Toplum bu değişimin sonuçlarını ilerideki nesillerde daha çok farkedebilirdi, bilmem farketti mi?

Tarihe biraz uzaktan bakınca şu mekanizma net görünür: 1970’lerde kriz
→ 1980’de askeri müdahale → ardından ekonomik model değişimi

Siyaset biliminde bazen şu cümle kurulur: Radikal ekonomik reformların uygulanması için ya güçlü demokratik konsensüs gerekir…
ya da kimsenin itiraz edemediği bir siyasi ortam. 1980 Türkiye’si ikinci kategoriye daha yakındı. Ve tarihin tuhaf ironilerinden biri şudur:
Bazı ekonomik programlar “serbest piyasa” diye adlandırılır. Ama onları uygulayan dönemlerin kendisi pek serbest değildir.

Bu üç örnek, tarihçilerin bazen “kriz fırsatçılığı” dediği bir modele işaret eder. İngilizce literatürde buna shock doctrine denir; yani “şok doktrini”. Fikir şu: toplum büyük bir kriz yaşadığında direnç kapasitesi düşer. İnsanlar hayatta kalmaya odaklanır. Tam o sırada radikal ekonomik değişiklikler daha kolay uygulanır.

Bir anlamda siyasal ekonomi şu gerçeği keşfetmiştir: Ekonomik reformların en hızlı yolu bazen seçim değil, krizdir. Kriz doğal olabilir. Ama bazen politik olarak derinleşir, bazen yönetilemez hale gelir, bazen de bir askeri müdahalenin gerekçesine dönüşür. Elbette her darbe neoliberal reform getirmez ve her reform darbe gerektirmez. Tarih mekanik bir makine değildir.

Ama bazı dönemlerde güç mimarisi şu şekilde kurulmuştur:

  1. Ekonomik ve siyasi kriz
  2. Olağanüstü müdahale (darbe, sıkıyönetim, otoriterleşme)
  3. Radikal ekonomik yeniden tasarım

Toplum o sırada hâlâ şok halindedir.Ve reform paketleri genelde şu cümleyle sunulur:“Başka çaremiz yok.”

Ya da kemer sıkın, ülkenin faydası, büyüyoruz ve diğer şeyler...

Ekonomi tarihinde çoğu zaman başka seçenekler de vardır. Fakat onları tartışabilmek için önce konuşabilen bir toplum gerekir. Tankların olduğu yerde ekonomi tartışması pek yapılmaz. Daha çok emir verilir. Bu yüzden bazı tarihçiler şu espriyi yapar: Serbest piyasa bazen çok özgürdür…
ama onu uygulamak için önce herkesin susturulması gerekebilir.

Tarihin karanlık mizahı böyle bir şeydir.

Merak edenlere örneklerin son durumları:

Şili: Latin Amerika’nın hâlâ en istikrarlı ekonomilerinden biri. Enflasyon düşük, makroekonomi dengeli, kişi başına gelir bölge ortalamasının oldukça üstünde. Ancak gelir eşitsizliği ve pahalı yaşam maliyetleri nedeniyle toplumda güçlü bir sosyal adalet tartışması sürüyor.

Arjantin: Reformların üzerinden yarım yüzyıla yakın zaman geçmesine rağmen ekonomi hâlâ kronik kriz döngüsünden çıkmış değil. Enflasyon çok yüksek seviyelerden gerilese de hâlâ çift haneli. Kur istikrarsızlığı ve borç sorunu ülkenin temel ekonomik gündemi olmaya devam ediyor.

Türkiye: 1980 sonrası ihracat ve sanayi büyüdü, ekonomi küresel sisteme güçlü biçimde entegre oldu. Ancak 2020’lerde yüksek enflasyon, gelir dağılımı sorunları ve dış finansmana bağımlılık ekonominin kırılgan tarafları olarak tartışılmaya devam ediyor.

Kısacası aynı “kriz → müdahale → reform” yolu üç farklı sonuca çıktı:
Şili görece istikrarlı ama eşitsiz, Arjantin kronik krizli, Türkiye ise büyüyen ama halk refahının büyümediği, ayrıca kırılgan bir ekonomi olarak yoluna devam ediyor.

Read more

Tasarlanmış Yoksulluk # 1  Ekmek ve Gösteri

Tasarlanmış Yoksulluk # 1 Ekmek ve Gösteri

Roma İmparatorluğu’nun geç döneminde halkın siyasal gücü azalırken öfkesi tamamen kaybolmamıştı. Senato etkisizleşmiş, yurttaş katılımı törpülenmişti ama kalabalık hâlâ kalabalıktı. Yönetici akıl şunu fark etti: Aç insan tehlikelidir, ama tamamen doymuş ve politik bilinç kazanmış insan daha da tehlikelidir. Bu yüzden çözüm açlığı bitirmek değil, açlığı yönetmek oldu. Ücretsiz

By Daphne Emiroğlu