Tasarlanmış Yoksulluk #6 : Sendikasız Cennet
Sanayi devriminin romantik anlatılarında bir buhar makinesi vardır, birkaç fabrika bacası vardır ve genellikle fonda ilerleme müziği çalar. Çıkan dumanlar romantik gelir insanın gözüne. İnsanlık bir anda modernleşmiş gibi anlatılır. Kibirlenirsin insanlığınla! Buhar yükselir, çarklar döner, herkes zengin olur. Tarih kitaplarının bazı sayfaları gerçekten reklam broşürü gibi yazılmıştır. Reklam da tehlikeli bir şeydir bir yandan.
Gerçek sahne biraz farklıdır.
İlk fabrikaların olduğu İngiltere’de işçiler günde 14–16 saat çalışıyordu. Çocuklar da çalışıyordu. Sekiz yaşındaki çocukların dokuma makinelerinin altına girip kopan ipleri bağlaması gerekiyordu çünkü yetişkinlerin kolu sığmıyordu. Küçük bedenler ekonomik verimlilik açısından çok kullanışlıdır. O dönemin kapitalistleri çocuk işçiliğine “esneklik” demiyordu ama mantık aynıydı: maliyet düşürmek. Oradan günümüze geldiğimizde şu soruyu soralım: Gelişmiş miyiz gerçekten? Kabaca nah gelişmişiz denebilir ama demeyeceğim. Siz deyin.
Bir fabrikatörün şöyle dediği aktarılır:
“Çocuklar daha itaatkâr, daha ucuz ve daha hızlı.”
İnsanlık ilerliyordu ama bazı insanların sırtına basarak ilerliyordu. Hatta çocukların! İşçiler bu düzene önce bireysel olarak karşı koymaya çalıştı. Sonra bir şey fark ettiler: tek tek hiçbir güçleri yok. Ama birlikte olduklarında bir güçleri vardı. Bu keşif modern tarihin en önemli keşiflerinden biridir. Elektrikten bile önemli olabilir: Sendika. Evet, insanlık mükemmel bir şey bulmuştu.
Sendika kelimesi bazı çevrelerde hâlâ alerjik reaksiyon yaratır. Sanki bir virüs. Oysa sendika basit bir fikirden doğar: işçiler birlikte pazarlık yapar. Bu fikir sanayi devrimini yapan insanları çok rahatsız etti. Çünkü pazarlık gücü dağılıyordu. Onlara göre pazarlık yerine sadece onların kuralları, talepleri, kazançları geçerli olmalıydı. Başımıza iş çıkardınız dediler. Böyle demediler ama buna benzer cümlelerle ve hatta bazen öyle gizli saklı söylediler ki bunu söyledikleri bile anlaşılmadı.
İngiltere’de 18. ve 19. yüzyıllarda sendikalar yasaktı. “Combination Acts” denilen yasalar işçilerin birlikte hareket etmesini suç sayıyordu. İnsafsızlığa bak! Abi hani gelişiyorduk? Birlikte değiliz galiba... İşçiler bir araya gelip ücret konuşursa hapse girebiliyordu. Kapitalizm özgürlük sistemidir ama bazı özgürlükler fazla özgür bulunabilir.
Bir işçinin patronla birebir pazarlık yapması “özgür piyasa”.
Bin işçinin birlikte pazarlık yapması “tehdit”. Mantık böyle çalışıyordu.
19.yüzyıl boyunca sendikalar yasaklanarak, bastırılarak, bazen askerle dağıtılarak büyüdü. Çünkü ekonomik güç dengesi olmadan demokrasi yarım kalıyordu. Oy hakkı tek başına işe yaramıyordu. Bir insanın sandıkta eşit olması, fabrikada eşit olduğu anlamına gelmez. Sendikalar bu eşitsizliğe karşı ortaya çıktı. Sekiz saatlik iş günü, hafta sonu tatili, iş güvenliği, fazla mesai ücreti… Bunların hiçbiri işverenlerin sabah uyanıp “işçiler için güzel şeyler yapalım” demesiyle ortaya çıkmadı. Hepsi kavga ile geldi.
20.yüzyılın ortasında Batı dünyasında sendikalaşma zirveye çıktı. ABD’de işçilerin yaklaşık üçte biri sendikalıydı. Avrupa’da bazı ülkelerde oran yüzde 50–60’tı. Bu dönem aynı zamanda orta sınıfın altın çağıdır.Tesadüf değil. Sendikalar ücretleri yukarı çekti. Tek başına yemek yok dediler. Ücretler yükselince tüketim arttı. Tüketim artınca ekonomi büyüdü. Ekonomi büyüyünce orta sınıf genişledi.
İşçi sendikaları kapitalizmi yıkmadı. Aslında onu stabilize etti. Bu tarihsel ironi çok ilginçtir. Kapitalizmi en çok stabilize eden şeylerden biri işçi örgütleriydi. Çünkü gelir dağılımının tamamen patlamasını engellediler. Bir anlamda da zenginlerle ve düşük gelirliler arasındaki uçurumun açılmasını engellediler.
Fakat 1970’lerde sistem başka bir faza geçti. Enflasyon krizi, petrol şokları, durgunluk… Bu ortamda yeni bir ekonomik fikir sahneye çıktı: neoliberalizm. Neo falan denince çok havalı oluyor kavramlar. Bu fikir sendikalardan hoşlanmıyordu. Çünkü sendika maliyetti. Ve maliyetleri azaltmanın en kolay yolu pazarlık gücünü kırmaktır.
1980’lerde üç sembolik olay oldu. ABD’de Ronald Reagan hava trafik kontrolörlerinin grevini yasadışı ilan edip 11 bin çalışanı işten attı. İngiltere’de Margaret Thatcher madenci sendikalarıyla savaş açtı. Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesi sendikal hareketi büyük ölçüde bastırdı. Farklı ülkeler, aynı sonuç. Örgütlü iş gücü zayıflatıldı. Sonraki kırk yılın hikâyesi budur.
Sendika oranları düştü. İş gücü piyasası “esnekleşti”. Geçici iş, taşeron sistemleri, sözleşmeli çalışma… Bu kelimeler kulağa çok teknik geliyor. Ama gerçekte şunu ifade ediyor: İşçi yalnız.
Yalnız işçi pazarlık yapamaz. Yalnız işçi ücret belirleyemez. Yalnız işçi sadece kabul eder. Bu dönüşümün sonuçları çok net.
ABD’de 1980’den beri verimlilik sürekli arttı. Ama işçi ücretleri aynı hızda artmadı. Yani ekonomi büyüdü ama kazanç yukarı doğru aktı. Sendika oranı düşünce ücretlerin payı da düştü. Ekonomistler bunu grafiklerle anlatır.Grafikler bazen trajikomik olur.Bir çizgi yukarı çıkar: üretkenlik. Bir çizgi yatay gider: ücretler. Aradaki fark bir yerlere gitmiştir. Oraya “servet birikimi” denir. O birikim çoğumuzu ilgilendirmiyor. İlgilendirmesine izin de vermiyorlar.
21.yüzyılda bu süreç yeni bir aşamaya geçti: Gig economy. Gig economy kulağa bir müzik festivali gibi geliyor. Ama aslında modern taşeronluk sistemidir. Uber, Deliveroo, Glovo, yemek kuryeleri, freelance platformlar… Bu sistemde çalışanlar teknik olarak “işçi” sayılmaz. Onlar “bağımsız girişimci”. Bağımsız girişimci kavramı gerçekten yaratıcıdır. Çünkü bu tanım işveren sorumluluğunu ortadan kaldırır. Sigorta yok, iş güvencesi yok, sendika yok. Ama uygulama kontrolü devam eder.
Algoritma sizi yönetir. Hangi siparişi alacağınızı, ne kadar kazanacağınızı, ne kadar hızlı çalışmanız gerektiğini algoritma belirler. Patron görünmez hale gelmiştir. Aslında patron öyle büyümüştür ki her yerdedir. Ve kontrol hâlâ vardır. Gig economy bir tür dijital fabrika gibidir.Tek fark fabrika bacası yerine uygulama ikonunun olmasıdır. Bu sistemde çalışan insanlar çoğu zaman iki işi aynı anda yapar. Bir yandan Uber sürücüsü, bir yandan yemek dağıtıcısı, bir yandan freelance tasarımcı…
Modern ekonomi buna “esnek çalışma” der. Gerçek adı şudur: gelir güvencesizliği. Bir gün tok bir gün aç olma esnekliği de diyebiliriz belki. Orta sınıf bu süreçte yavaş yavaş eridi. Anlamadan... Aaa bir sabah bir baktı eskisi gibi değil, diğer sabah daha fena. Eskiden tek maaşla ev, araba, çocuk okutmak mümkündü. Bugün iki maaşla bile zor. Birçok ülkede genç kuşakların ev sahibi olma oranı düşüyor. Kira gelirleri yükseliyor. Servet giderek daha küçük bir grupta toplanıyor. Bu ekonomik yapı sendikasız bir cennet olarak pazarlanıyor. Cennet kelimesi ironiktir. Cennet kimin için?
Şirketler için sendikasız bir ortam çok rahat bir ortamdır. İş gücü maliyeti daha düşük, pazarlık riski daha az, grev ihtimali yok. Ama işçiler için bu durum farklıdır. Bir işçinin patronla tek başına pazarlık yapması, bir kedinin aslanla pazarlık yapmasına benzer. Teorik olarak mümkündür. Pratikte biraz zor. Bugün birçok ülkede sendikalar yeniden konuşulmaya başladı. Amazon depolarında, Starbucks çalışanları arasında, Avrupa’daki platform işçileri arasında… Çünkü insanlar tekrar aynı şeyi fark ediyor.
Tek başına pazarlık yok.Toplu pazarlık var. Tarih bazen daire çizer. Bazen de değil sanırım sürekli...
19.yüzyılın fabrikalarındaki işçiler ile 21. yüzyılın kurye çalışanları arasında şaşırtıcı bir benzerlik var. İkisi de teknoloji çağında çalışıyor. İkisi de verimlilik sisteminin parçası. Ve ikisi de aynı soruyla karşı karşıya. Emek ne kadar değerli?Ekonominin en tuhaf gerçeği şudur: üretim emek olmadan olmaz. Ama emek örgütsüzse değeri hızla düşer. Sendikasız cennet bu yüzden garip bir paradokstur. Cennet vardır. Ama giriş kapısında bir tabela bulunur. “Bazı haklar dahil değildir.”