Tasarlanmış Yoksulluk #8 : Kimin Devletine Vergi Ödüyorum?
Devlet dediğimiz şey gökten düşmüş kutsal bir varlık değildir. Oldukça dünyevi bir mekanizmadır. Ve her mekanizma gibi bir enerji kaynağı vardır. Devletin enerji kaynağı vergidir. Elektrik santrali kömür yakar. Devlet ise vatandaş yakar. Ortada alev olmadan bunu başarır üstelik.
Sorulması gereken ilk soru şu: Devlet kimin üzerinden kurulur?
Vergi sistemi aslında bu sorunun cevabıdır. Bir ülkede verginin kimden toplandığı, o ülkede gücün kimde olduğunu anlatır. Çünkü devletin bütçesi matematikten ibarettir. Para bir yerden gelir, bir yere gider. Ama o para kimden alınıyor, işte orası siyasettir.
Ve dünya tarihinde çok sık gördüğümüz bir model vardır:
Yoksuldan topla, zengine teşvik ver.
Bunu öyle kaba bir slogan gibi söylemiyorum. Bu modelin arkasında çok net çalışan bir mekanizma var.
Biraz yakından bakalım.
Vergi dediğimiz şey temelde üç ana kaynaktan toplanır:
gelir, servet ve tüketim.
Gelir vergisi insanların kazancından alınır. Servet vergisi birikmiş varlıklardan alınır. Tüketim vergisi ise harcadığın her paradan alınır.
Kağıt üzerinde oldukça basit görünüyor.
Ama işin püf noktası şu: bu üç verginin oranları nasıl ayarlanır?
Çünkü oranlar değişince sistem tamamen değişir.
Eğer devlet ağırlıklı olarak gelir ve servet üzerinden vergi alıyorsa, yük daha çok zenginlere gider. Fakat devlet ağırlıklı olarak tüketim üzerinden vergi alıyorsa, yük yoksullara kayar. Çünkü yoksullar gelirlerinin büyük kısmını harcamak zorundadır. Zenginler ise gelirlerinin büyük kısmını biriktirir. Birileri gittikçe fakirleşir, birileri gittikçe zenginleşir. Siyasi elitler de bu işin kaymağını yiyen diğer ekiptir.
Bu küçük matematik farkı dünyadaki birçok ekonomik sistemin gizli motorudur.
Şimdi çok tanıdık bir sahne düşünelim.
Market kasasındasın.
Bir paket makarna alıyorsun. Üzerinde vergi var. Bir şişe su alıyorsun. Üzerinde vergi var. Telefon faturası ödüyorsun. İçinde vergi var, bir bakıyorsun bir sürü vergi var üstelik.Bazen öyle bir duruma geliyor ki verginin vergisini bile hiç anlamadan ödüyorsun. Benzin alıyorsun. Yarısı vergi. Telefon alıyorsun, vergisi telefon ücretinden daha yüksek
Devlet seni sürekli bir şekilde vergilendirir. Ama dikkat et: devlet sana “maaşın nedir?” diye sormaz burada.
Milyoner de aynı benzini alır.
Asgari ücretli de aynı benzini alır. Vergi oranı aynıdır.
İşte buna dolaylı vergi denir.
Dolaylı vergi, vergi sisteminin ninja versiyonudur. Sessizdir, görünmezdir ve herkes aynı oranda öder. Ama etkisi eşit değildir. Çünkü 100 liralık vergi birisi için kahve parasına denk gelirken, başka biri için akşam yemeğidir.
Bir ekonomi düşün.
Devlet bütçesinin büyük kısmı tüketim vergilerinden geliyor. Ne olur? Devletin gelir kaynağı halkın harcamasına bağlı olur. Yani devlet için en iyi vatandaş harcayan vatandaştır. Tasarruf eden değil. Zengin olan değil. Harcayan.
Ve kim daha çok harcar?
Gelirinin tamamını harcamak zorunda olan insanlar.
Yani orta sınıf ve yoksullar. O halde onları bu şekilde bırakalım.
Burada sistem oldukça zarif çalışır. Zenginlerden doğrudan vergi almak zordur. Çünkü zenginlerin avukatları vardır. Muhasebecileri vardır. Vergi cennetleri vardır. Başka yerlerde, adalarda, gizlilikle yürütülen yerlerde banka hesapları vardır. Yoksulların ise sadece alışveriş fişleri vardır.
Devlet bu yüzden şöyle düşünür: “Zenginlerden tek tek vergi kovalamaktansa, herkes alışveriş yaparken küçük küçük alayım.”
Bu yöntem idari olarak çok pratiktir. Ama sonuç olarak ortaya şöyle bir tablo çıkar:
Devlet bütçesinin büyük kısmını yoksullar finanse eder. Bazen iş daha da beter olur, bir tek kendi devletini değil, iktidarı, o hükümetin şatafatını, su gibi harcamasını, ona yakın iş sahiplerini ya da siyasi elitleri de finanse eder.
Buraya kadar olan kısmı verginin toplama tarafı. Şimdi gelelim dağıtma tarafına. Çünkü hikâye burada daha da eğlenceli hale gelir. "Aaaaa evet ya gerçekten böyle oluyor!" diyeceğiniz kısım.
Devlet parayı kimden topladı?
Halktan.
Peki parayı kime dağıtıyor?
Teşviklere bakalım.
Yatırım teşvikleri
Vergi indirimleri
Stratejik sektör destekleri
İhale sistemi
Kredi kolaylıkları
Bunların büyük kısmı kimlere gider?
Şirketlere.
Yani sistem şöyle çalışır:
Halk alışveriş yapar → vergi öder. Devlet o vergiyi toplar. Sonra o para “yatırım ortamını iyileştirmek” için kullanılır.Buna ekonomi dilinde çok süslü bir ifade verilir: Arz yönlü ekonomi. Ama halk arasında buna başka bir şey denir. Aşağıdan yukarıya para transferi.
Bu mekanizma özellikle 1980'lerden sonra çok güçlendi. Bu dönemde dünyada neoliberal ekonomik model yükseldi. Neoliberal yine havalı telaffuzuyla aramızda.
Vergiler düşürüldü. Ama küçük bir detay vardı. Hangi vergiler?
Gelir vergileri düşürüldü.
Şirket vergileri düşürüldü.
Servet vergileri ya kaldırıldı ya da sembolik hale geldi. Ama devlet ortadan kaybolmadı. Devlet hâlâ para toplamak zorundaydı. Bu yüzden sistem başka bir yere kaydı. Tüketim vergileri arttı.
Bu değişim öyle küçük bir teknik ayar gibi görünür. Ama aslında büyük bir siyasi tercihtir.
Dünyada servet yoğunlaşması son kırk yılda dramatik şekilde arttı. Birçok ülkede en zengin yüzde 1, toplam servetin büyük kısmını kontrol ediyor. Ama bu servetin vergilendirilmesi oldukça sınırlı. Bunun yerine vergi sistemi giderek tüketim üzerinden çalışıyor. O yüzden bazı toplumlar, bazı toplumlar derken hamuru uygun olanlar tüketim toplumu haline geldiler.
Bir anlamda modern devlet şöyle diyor: “Servet biriktirmek sorun değil. Ama kahve içiyorsan vergini öde.” Bir nevi zıkkım iç faaliyeti.
Tarih boyunca vergi meselesi siyasi krizlerin merkezinde olmuştur. Amerikan Devrimi bile bir vergi sloganıyla başladı. “Taxation without representation is tyranny.” Yani: Temsil olmadan vergi zorbalıktır. Koloniler İngiltere’ye şunu diyordu: “Bizden vergi alıyorsanız söz hakkımız da olacak.” Vergi meselesi aslında her zaman güç meselesidir.
Kimin sesi çıkıyor?
Kimin çıkmıyor?
Bir düşünce deneyi yapalım.
Eğer bir ülkede devlet bütçesinin büyük kısmı servet vergisinden gelseydi ne olurdu? Devlet zenginlerin çıkarlarını daha çok mu korurdu yoksa halkın mı?Ekonomi burada ilginç bir geri besleme yaratır. Devlet en çok parayı kimden alıyorsa, politik olarak ona daha çok dikkat eder. Bu yüzden birçok ülkede orta sınıf güçlü olduğunda demokrasi de güçlü olur. Çünkü devlet gelirinin büyük kısmı o sınıftan gelir.Ama servet çok küçük bir grubun elinde toplanırsa, siyaset de o grubun etrafında dönmeye başlar. Orta sınıf gücünü yitirmeye başladığında tehlike çanları çalıyordur.
Vergi sistemi aslında bir toplumun gizli anayasasıdır. Anayasada özgürlük, eşitlik, adalet yazabilir. Ama vergi sistemi başka bir şey söylüyorsa gerçek anayasa odur. Çünkü devletin gerçek değerleri bütçesinde görünür.
Şimdi işin ironik kısmına gelelim. Vergi sisteminin en büyük ustalığı şudur: İnsanların çoğu vergi sisteminin nasıl çalıştığını bilmez. Herkes vergi ödediğini bilir ama kimin ne kadar ödediğini bilmez. Vergi sistemi bu yüzden sessizdir.
Bir banka transferi gibi değil. Bir maaş kesintisi gibi değil. Fişlerin içine saklanmıştır. Benzinin içine saklanmıştır. Elektrik faturasının içine saklanmıştır. İçtiğin suya, açtığın musluğa saklanmıştır.
Modern vergi mimarisi bir mimarlık harikasıdır. Duvarları görünmezdir. Ama içinde yaşayan herkes kira öder. Ve çoğu insan kirayı ödediğini fark etmez bile.Bir devlet gerçekten eşitlikçi olmak isterse yapacağı şey aslında oldukça basittir. Vergi sistemini tersine çevirmek. Serveti daha fazla vergilendirmek.Geliri daha adil vergilendirmek. Tüketimi daha az vergilendirmek
Ama bu teknik değil, siyasi bir karardır. Çünkü her vergi sistemi aslında şu soruya cevap verir:
Devlet kimin devleti?
Sorunun cevabı bütçede yazılıdır. Ve bütçe genelde sandıktan daha dürüst konuşur. Sana o devletin kimin devleti olduğunu söyler.