Torunum Çok Güzel, Algoritma Görsün: Aile İçi Teşhirin Dijital Tarihi

Torunum Çok Güzel, Algoritma Görsün: Aile İçi Teşhirin Dijital Tarihi

Çocuklarını Instagram’da sergilemek, çağımızın en normalleştirilmiş ama en az sorgulanan pratiklerinden biri hâline geldi. “Anı paylaşmak”, “ailesiyle gurur duymak”, “uzaktaki akrabalar görsün” gibi masum gerekçelerle başlayan bu davranış, bugün sistematik bir gösteri rejimine dönüşmüş durumda. Bu “uzaktaki akrabalar” da genelde aynı apartmanda oturup yine de story’den görenlerdir. Artık mesele bir fotoğraf ya da kısa video değil; çocuğun bedeni, duyguları, gelişimi ve mahremiyeti üzerinden kurulan sürekli bir kamusal sunum.

Bu olguyu anlamak için bireysel ahlâk tartışmalarından çıkıp sosyoloji, psikoloji ve dijital kültür ekseninde düşünmek gerekiyor. Çünkü Instagram ebeveynliği dediğimiz şey, tek tek “kötü niyetli” yetişkinlerin meselesi değil; çağın ruhunun, platform ekonomisinin ve modern ebeveynlik ideolojisinin ortak ürünü. Yani kimse “Ben bugün çocuğumu biraz sömüreyim” diye uyanmıyor; ama herkes çocuğu bir şekilde algoritmaya sürüyor. Orada bir ürün gibi sergiliyor.

Önce ebeveynin konumuna bakalım. Modern toplumda ebeveynlik, özellikle de annelik, performatif bir kimliğe dönüşmüş durumda. Artık “iyi ebeveyn” olmak yeterli değil; iyi ebeveyn gibi görünmek gerekiyor. Instagram tam olarak bu ihtiyaca hizmet eden bir sahne. Çocuğun doğumundan itibaren başlayan paylaşımlar; “fedakâr anne”, “ilgili baba”, “mutlu aile” anlatısının görsel kanıtları olarak dolaşıma sokuluyor. Fedakârlık dediğimiz şey de genelde filtre seçme ve doğru ışığı yakalama fedakârlığı... Çocuk büyüdükçe içerik kaygısını ona aktararak çocuğun da samimiyetsiz, kurgulanmış içerikler de rol almasını sağlamak...

Bu noktada çocuk, özne olmaktan çıkıp ebeveynin kimlik inşasında kullanılan bir araca dönüşüyor. Çocuk konuşamadan hakkında bin kelimelik caption yazılıyor. Çocuk daha yürüyemeden “ne kadar güçlü”, “lider ruhlu”, “karakterli” ilan ediliyor. Henüz altına dolduran birey, “geleceğin CEO’su” oluyor.

Sosyolojik açıdan bu durum, geç modern toplumda kimliğin içsel değil dışsal onayla kurulmasıyla doğrudan ilişkili. Birey, “kimim” sorusuna verdiği cevabı artık iç dünyasında değil, aldığı beğeni sayısında arıyor. Ebeveyn de bu düzenin dışında değil. Kendi yeterliliğini, sevgisini, sabrını ve başarısını çocuğu üzerinden kanıtlıyor. Çocuğun başarısı ebeveynin başarısı, çocuğun güzelliği ebeveynin genetik ve bakım zaferi, çocuğun duyguları ise ebeveynin ne kadar “şefkatli” olduğunun ispatı hâline geliyor. Şefkat de story süresi kadar.

Psikolojik düzlemde burada karşımıza çıkan şey, klasik narsisizmden çok daha yaygın bir yapı: kırılgan benlik. Bu ebeveynler çocuklarını sevmedikleri için paylaşmıyor; tam tersine, sevgiyi regüle edebilmek için paylaşıyorlar. İçsel olarak “yeterliyim” diyemeyen yetişkin, bunu dışarıdan duymaya muhtaç hâle geliyor. “Ne güzel anne”, “maşallah ne kadar ilgili”, “harika bir aile” yorumları, ebeveynin duygusal yakıtı oluyor. Bir yorum gelmezse de hafif bir varoluş krizi yaşanıyor.

Bu noktada çocuk, duygusal regülasyon aracına dönüşüyor. Anne-baba sinirliyse çocukla story atılıyor, mutsuzsa çocukla reels çekiliyor, boş hissediyorsa çocukla kahve pozlanıyor. Çocuk, ebeveynin terapi seansı ama sigorta kapsamı dışında.

Sorun şu ki, bu ilişki tek yönlü işliyor. Çocuk, ebeveynin onay ihtiyacını karşılamak zorunda bırakılıyor ama kendi ihtiyaçları çoğu zaman görünmez kalıyor. Kamera açıldığında şefkat, kamera kapandığında gerçek hayat başlıyor. Çocuğun ağlaması, öfkesi, sınır koyması ya kadrajdan çıkarılıyor ya da “çok tatlı krizler” etiketiyle estetize ediliyor. Kriz tatlı değil, ama like alıyor. Annenin ve babanın çocuğu büyütürken çektikleri sıkıntı, yorgunluk, bağırmaları, birbirleriyle kavga etmeleri hiç ortada yok.

Böylece çocuğa şu mesaj veriliyor: Kabul görmek için performans sergilemelisin. Gül, sevimli ol, ağlama ama ağlarsan da estetik ağla.

Çocuk açısından bakıldığında mesele çok daha ağır. Çocuk, henüz kendilik algısı gelişmeden, rızası olmadan kamusal alana taşınıyor. Bedeni, mimikleri, hastalıkları, korkuları, hatta bazen altını ıslattığı anlar bile paylaşım konusu olabiliyor. Büyüyünce “Neden kimse benim utanç arşivimi sormadı” diyecek ama çok geç olacak. Çocuğunu vahşi bir ormanda, bırak ormanı bahçede bile yalnız bırakmaya çekinen ebeveyn, dünyanın en vahşi ortamında gösterime sokuyor.

Psikolojide mahremiyet, bireyin benlik sınırlarını inşa edebilmesinin temel koşullarından biridir. Çocuk, “bu bana ait”, “bu özel”, “bu paylaşılmaz” ayrımını zamanla öğrenir. Instagram ebeveynliği bu süreci daha başlamadan bozar. Çocuk daha “hayır” demeyi öğrenmeden, onun adına herkes konuşur: anne, baba, hala, teyze, bir de özellikle büyükanne.

Burada büyük ebeveyn parantezini açmak gerekir. Çünkü “torun paylaşımı” ayrı bir felakettir. Büyükanneler için torun, geç kalmış bir sosyal medya kariyeridir. Kendi çocuklarıyla yapamadıkları şovu, torunla telafi ederler. “Benim torunum” diye başlayan cümleler genelde çocuğun mahremiyetinin sonu olur. WhatsApp grupları, Facebook albümleri, herkese açık profiller… Torun, ailenin dijital broşürü gibi dolaşır.

Bu durum çocuğun özneleşmesini sekteye uğratır. Çocuk, kendi hikâyesinin anlatıcısı olamaz; onun yerine ebeveyn anlatır, çeker, paylaşır, yorumlar. Çocuk büyüdüğünde bile dijital ortamda onun adına konuşan, onu tanımlayan, hatta bazen utandıran bir arşiv vardır. Üstelik bu arşiv silinmez; sadece “anı” diye savunulur. Bu arşivin savunulması dünyadaki en güçlü savunmalardan biri olabilir. Bir de çocukları paylaşıp yüzünü kapatanlar var. Dijital çağın en tuhaf ahlaki uzlaşısı bu. Çocuğun bütün bedeni, evi, odası, sesi, ağlaması, okul üniforması, konumu, hatta ruh hâli ortada; ama yüzüne bir emoji koyulunca herkes rahatlıyor. Sanki algoritma emojiye bakıp “tamam, bu çocuk görünmez” deyip geri çekiliyor. Mahremiyet, sarı bir gülen suratla, bir kalple, bir nazar boncuğu ile sağlanmış oluyor.

Bu pratik, aslında ebeveynin içsel çelişkisinin en net göstergesi. Bir yandan paylaşma arzusundan vazgeçemiyor; çünkü görünürlük bağımlılık yapmış. Öte yandan “yanlış bir şey yapıyor olabilir miyim” kaygısı da devrede. Sonuç: hem teşhir edip hem vicdan rahatlatma. Çocuk içerik olarak kullanılıyor ama ebeveyn kendini “bilinçli” ilan ediyor. Dijital ahlak, sticker’la çözülüyor.

Psikolojik açıdan bu, bilişsel uyumsuzluğun textbook örneği. Ebeveyn hem “çocuğumu koruyorum” demek istiyor hem de “bakın çocuğum var” demekten vazgeçemiyor. İki dürtü çatışınca ortaya emoji çıkıyor. Ne çocuğun rızası var ne de gerçek bir koruma. Sadece ebeveynin kendine anlattığı bir hikâye.

Üstelik bu durum çocuğun nesneleşmesini azaltmıyor, aksine artırıyor. Yüzü kapatılmış çocuk artık daha da anonim bir objeye dönüşüyor. Kimliği siliniyor ama içeriği kalıyor. Çocuk bir birey değil, sansürlenmiş bir görsel unsur oluyor. Bu da şu mesajı veriyor: “Senin kim olduğun önemli değil, temsil ettiğin şey önemli.”

Büyük ebeveynlere biraz daha bakalım, onlar bu konuda gerçekten ayrı bir kategori. Torunun yüzüne emoji koyup “biz de bilinçliyiz artık” diyen ama aynı postun altına çocuğun tam adını, okulunu, kaç yaşında olduğunu ve “mahallede herkes çok seviyor” bilgisini yazan bir kuşak var. Dijital okuryazarlık burada sembolik. Yüz kapalı ama hayat açık.

Sosyolojik olarak bakıldığında bu davranış, mahremiyetin içerikten değil formdan ibaret sanılmasının sonucu. Oysa mahremiyet, neyin paylaşılmadığıyla ilgilidir; nasıl kapatıldığıyla değil. Çocuğun yüzünü kapatıp hikâyesini paylaşmak, birini maskeyle soymaya benzer. Teknik olarak yüz görünmüyordur ama zarar aynıdır.

Bu yüzden “yüzünü kapatıyorum” savunusu, ebeveynliğin etik yükünü hafifletmez. Sadece onu daha estetik bir çelişkiye dönüştürür. Çocuk yine oradadır, yine içeriktir, yine ebeveynin sosyal sermayesinin parçasıdır. Sadece bu kez üstüne bir emoji yapıştırılmıştır.

Sonuç değişmez: Çocuk, paylaşılmak için var değildir. Yüzü açıkken de değildir, kapalıyken de değildir. Mahremiyet filtreyle, sticker’la, emojiyle sağlanmaz. Sağlanan şey yalnızca yetişkinin kendini daha az suçlu hissetmesidir. Bedeli ise yine çocuğun sessizce sırtına yüklenir.

Uzun vadeli psikolojik etkiler ise genellikle iki uçta görülür. Bir grup çocuk, sürekli görünür olmanın sonucunda onay bağımlısı bir benlik geliştirir. Sevilmek, alkışlanmak ve fark edilmek temel ihtiyaç hâline gelir. Sosyal kaygı, mükemmeliyetçilik ve “yeterince iyi değilim” hissi bu çocuklarda daha sık görülür. Diğer uçta ise tam tersi bir tepki gelişebilir: görünürlükten kaçınma, utanç duygusu ve geri çekilme. Her iki durumda da ebeveynler “biz ne güzel paylaşıyorduk” diye şaşırır.

Burada üçüncü ve çok kritik bir aktör devreye giriyor: platform. Instagram bu davranışı yalnızca mümkün kılmaz; sistematik olarak teşvik eder. Algoritmalar, duygusal tepki yaratan içerikleri öne çıkarır. Bebekler, çocuklar, aile sahneleri yüksek etkileşim getirir. Bu da ebeveynin farkında olmadan ödüllendirildiği bir döngü yaratır. Paylaşım yapılır, beğeni gelir, dopamin salgılanır, davranış pekişir. Kimse “dur” demez; aksine herkes alkışlar. Algoritma çocuğun psikolojisini değil, etkileşimi önemser.

Toplumsal normlar da bu noktada devreye girer. Çocuğunu paylaşmayan ebeveyn “soğuk”, “mesafeli”, “bir tuhaf” olarak etiketlenir. “Niye hiç koymuyorsun?” sorusu masum bir merak değil, açık bir baskıdır. Mahremiyet savunusu, neredeyse aykırı bir tavır gibi algılanır. Oysa mahremiyet, modern bireyin en temel haklarından biridir.

Bu olgunun bir sınıf boyutu da vardır. Orta ve üst sınıflarda çocuk paylaşımı genellikle statü, estetik ve “doğru ebeveynlik” performansı üzerinden ilerler. Alt sınıflarda ise görünürlük, ekonomik bir umuda dönüşebilir. Reklamlar, iş birlikleri, ücretsiz ürünler… Çocuk, dijital ekonominin potansiyel gelir kapısı hâline gelir. Bu durum, çocuk emeğinin modern ve yumuşatılmış bir versiyonudur. Çocuk çalışmıyor denir ama sürekli “iş üstündedir”.

Sıklıkla duyulan savunmalardan biri şudur: “Herkes yapıyor.” Sosyolojik açıdan bu, normatif körlüktür. Bir davranışın yaygın olması, onun sağlıklı ya da etik olduğu anlamına gelmez. Bir dönem çocuk işçiliği de normaldi. Bir dönem dayak da “terbiye yöntemi”ydi. Bugün de çocuk teşhiri “sevgi” diye pazarlanıyor.

Bu noktada mesele bireysel suçlama değil; farkındalık meselesidir. Çocuk, ebeveynin uzantısı değildir. Çocuk, bir marka yüzü, bir içerik kategorisi ya da bir “hikâye malzemesi” hiç değildir. Onu sevmek, her anını belgelemek anlamına gelmez. Aksine, bazen en sağlıklı sevme biçimi görünmezliği korumaktır.

Dijital çağda ebeveynliğin belki de en radikal, en politik ve en koruyucu eylemi şudur: kamerayı kapatmak. Çocuğa ait olanı, çocuğa bırakmak. Çünkü çocuklar içerik değildir; bir gün büyüyüp bu arşive bakacak bireylerdir. Ve o gün geldiğinde, kendileri adına değil, başkalarının beğenisi için sergilendiklerini fark ettiklerinde, bunun bedelini yalnızca ebeveynler değil, bütün toplum ödeyecektir.

Read more

Kayıp Üzerinden Kurulan Düzen: Kumar Neden Hiç Bitmez?

Kayıp Üzerinden Kurulan Düzen: Kumar Neden Hiç Bitmez?

Kumar bağımlılığı çoğu zaman yanlış bir yerden ele alınıyor. Toplum bu meseleyi genellikle ahlak, irade ya da karakter üzerinden okumayı sever. “Tutamadı kendini”, “zayıf iradeli”, “paraya dayanamadı” gibi açıklamalar hem rahatlatıcıdır hem de yanıltıcı. Rahatlatıcıdır, çünkü sorunu bireyin içine hapseder; yanıltıcıdır, çünkü gerçeği ıskalar. Kumar bağımlılığı esasen bir karakter meselesi

By Daphne Emiroğlu