Zayıf İktidarların Keyfi

Zayıf İktidarların Keyfi

Devlet Güvence Olmaktan Çıktığında

Bazı konular vardır; binlerce kez konuşulsa da çözülemez. Hatta bu konular üzerine onlarca düşünür, tarihçi, sosyolog ve aktivist gerçekleri tek tek ortaya koysa, denklemin tüm parçalarını bir araya getirse bile insanlık aynı döngüye yeniden girer. Bilgi birikir, analiz derinleşir, belgeler çoğalır; fakat sonuç çoğu zaman değişmez. İnsan yaşamının her alanında güvence üretmesi beklenen devlet, belirli tarihsel ve siyasal koşullar altında başka bir şeye dönüşür. Bu dönüşümle birlikte iyi ile kötü, doğru ile yanlış arasındaki sınırlar bulanıklaşır; ahlaki ve hukuki teraziler sürekli olarak bozulur. Milyonlarca insanı doğrudan etkileyen ve çok katmanlı bir yapıya sahip olan bu süreç, yalnızca siyasal kararlarla değil, korku, itaat ve sessizlik gibi toplumsal duygularla da yeniden üretilir.

Modern devletin ayırt edici özelliklerinden biri, Max Weber’in klasik tanımıyla, meşru fiziksel şiddet kullanma tekeline sahip olmasıdır. Bu tekel, yalnızca zor kullanma kapasitesini değil, aynı zamanda bu zorun hangi koşullarda, ne ölçüde ve kime karşı uygulanabileceğini belirleyen hukuki ve normatif sınırları da içerir (Weber, 1978). Ancak tarihsel ve çağdaş örnekler, devlet şiddetinin her zaman bu sınırlar içinde kalmadığını ve çoğu zaman hukuki çerçeveyi aşarak siyasal bir araç hâline geldiğini göstermektedir. Devletin meşru şiddeti aşan uygulamaları, toplumsal düzeyde korku üretir; bu korku ise protesto davranışlarının biçimini, sürekliliğini ve yönelimini doğrudan etkiler.

Devlet şiddeti yalnızca fiziksel zarar üretmez; aynı zamanda sembolik bir mesaj taşır. Michel Foucault’nun iktidar analizinde vurguladığı üzere modern iktidar, yalnızca cezalandıran değil, davranışları önceden düzenleyen ve bireyleri kendi kendilerini denetler hâle getiren bir mekanizma olarak işler (Foucault, 1977). Bu bağlamda şiddetin asıl hedefi, doğrudan maruz kalan bireyden çok, ona tanıklık eden toplumsal kitledir. Şiddet, kamusal alanda görünür kılındığında, yalnızca bir eylem değil, gelecekteki davranışlara dair bir uyarı işlevi görür.

Charles Tilly, devletin zor kullanma kapasitesinin aynı zamanda bir davranış düzenleme mekanizması olduğunu belirtir (Tilly, 1985). Devlet şiddeti, yalnızca mevcut bir duruma müdahale etmez; “hangi davranışın hangi bedeli doğuracağına” dair bir çerçeve çizer. Bu çerçevenin etkinliği, korkunun toplumsal olarak ne ölçüde içselleştirildiğine bağlıdır. Ancak korkunun protestoyu bastırması evrensel bir sonuç değildir. Aynı düzeyde şiddet, farklı toplumlarda farklı siyasal tepkiler doğurabilmektedir.

Toplumların sessizleşmesi, çoğunlukla kurumsal kanalların işlevsizleştiği koşullarda gerçekleşir. Protesto, bireysel cesaretten çok kurumsal süreklilik gerektirir. Hukuki yolların, sendikaların, meslek örgütlerinin ve sivil toplumun etkisizleştirildiği toplumlarda bireyler kolektif hareket kapasitesini kaybeder. Bu durumda korku, irrasyonel bir duygu olmaktan çıkar; rasyonel bir geri çekilme davranışına dönüşür (Putnam, 2000).

Sessizleşmeyi hızlandıran bir diğer unsur, şiddetin belirsiz ve öngörülemez hâle gelmesidir. Hannah Arendt, şiddetin keyfileşmesinin iktidarın zayıflığının göstergesi olduğunu söylerken, bu keyfiliğin toplumsal etkisinin son derece yıkıcı olduğuna da dikkat çeker (Arendt, 1970). Şiddetin sınırları belirsizleştiğinde bireyler risk hesaplaması yapamaz hâle gelir. Bu durum, Martin Seligman’ın tanımladığı “öğrenilmiş çaresizlik” mekanizmasını devreye sokar; birey, eylem ile sonuç arasında bağ kuramadığında geri çekilmeyi seçer (Seligman, 1975).

Toplumsal atomizasyon da korkunun yayılmasını hızlandıran temel faktörlerden biridir. Dayanışma ağlarının çözüldüğü, bireylerin yalnızlaştığı toplumlarda korku bulaşıcı hâle gelir. Zygmunt Bauman’ın ifade ettiği gibi, atomize bireyler siyasal riskle karşılaştıklarında kolektif hareketten hızla uzaklaşır ve güvenliği sessizlikte arar (Bauman, 2000). Bu koşullarda sessizlik, bir tercih olmaktan çok zorunlu bir davranış biçimi olarak ortaya çıkar.

Geçmişte ağır bastırma, darbe veya kitlesel şiddet yaşamış toplumlarda ise korku yalnızca bugünün ürünü değildir; kuşaklar arası aktarılan bir kolektif hafızanın parçasıdır. Jeffrey Alexander’ın kültürel travma kuramı, bu tür tarihsel deneyimlerin bugünkü siyasal davranışları belirleyici biçimde şekillendirdiğini göstermektedir (Alexander et al., 2004). Yeni kuşaklar, doğrudan deneyimlemeseler bile, geçmişin “bedel” anlatılarını içselleştirir ve bu hafıza siyasal sessizliği besler.

Buna karşılık, bazı toplumlarda korku protesto davranışını tamamen ortadan kaldırmaz. Devlet sert olabilir; ancak şiddetin sınırları öngörülebilir olduğunda korku felç edici olmaktan çıkar. North, Wallis ve Weingast’ın belirttiği gibi, öngörülebilirlik siyasal düzenin en kritik unsurlarından biridir ve korkunun yönetilebilir hâle gelmesini sağlar (North et al., 2009). Ayrıca güçlü dayanışma ağları, bireyin yalnız olmadığını bilmesini sağlar; bu da korkunun etkisini azaltır. Sosyal hareketler literatürü, kolektif kimliğin protesto sürekliliği açısından belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır (Tarrow, 2011).

Tanıklık ve kayıt kültürü de korkunun siyasal işlevini sınırlayan önemli bir faktördür. Kameralar, belgeler ve arşivler devlet şiddetinin görünmezleşmesini engeller. Görünürlük, meşruiyeti aşındırır ve ulusal ya da uluslararası baskı yaratır (Keck & Sikkink, 1998). Bu nedenle otoriterleşme eğilimi gösteren rejimler sıklıkla önce tanıklığı, ardından tanıkları hedef alır. Sessizliğin bedelinin uzun vadede daha ağır olduğunu bilen toplumlarda ise korku, eylemin gerekçesine dönüşebilir.

Sessizlik her zaman teslimiyet anlamına gelmez; kimi zaman stratejik bir geri çekilme olarak işlev görebilir. Ancak sessizlik normalleştiğinde ve ahlaki bir gerekçeye dönüştüğünde, baskı artık yalnızca devlet tarafından değil, toplumun kendisi tarafından yeniden üretilmeye başlar. Bu durum, Foucault’nun tanımladığı biçimiyle, iktidarın en ucuz ve en kalıcı biçimidir (Foucault, 1977).

Sonuç olarak, devletin meşru şiddeti korku üretir; ancak korkunun toplumsal sonuçları evrensel değildir. Sessizleşen toplumlar cesaretsiz oldukları için değil, kurumsal, tarihsel ve psikososyal koşullar nedeniyle sessizleşir. Protestoyu sürdürebilen toplumlar ise korkunun yokluğuyla değil, korkuya rağmen işleyen dayanışma ve tanıklık mekanizmalarıyla ayakta kalır. Devletler korku üretir; tarih ise tanıklıkla yazılır.


Alexander, J. C., Eyerman, R., Giesen, B., Smelser, N. J., & Sztompka, P. (2004). Cultural trauma and collective identity. University of California Press.
Arendt, H. (1970). On violence. Harcourt, Brace & World.
Bauman, Z. (2000). Liquid modernity. Polity Press.
Foucault, M. (1977). Discipline and punish: The birth of the prison. Pantheon Books.
Keck, M. E., & Sikkink, K. (1998). Activists beyond borders: Advocacy networks in international politics. Cornell University Press.
North, D. C., Wallis, J. J., & Weingast, B. R. (2009). Violence and social orders. Cambridge University Press.
Putnam, R. D. (2000). Bowling alone: The collapse and revival of American community. Simon & Schuster.
Seligman, M. E. P. (1975). Helplessness: On depression, development, and death. W. H. Freeman.
Tarrow, S. (2011). Power in movement: Social movements and contentious politics (3rd ed.). Cambridge University Press.
Tilly, C. (1985). War making and state making as organized crime. In P. Evans, D. Rueschemeyer & T. Skocpol (Eds.), Bringing the state back in (pp. 169–191). Cambridge University Press.
Weber, M. (1978). Economy and society. University of California Press.


Read more