18 Yaşına Kadar Sus, Sonra Bize Oy Ver

Paylaş
18 Yaşına Kadar Sus, Sonra Bize Oy Ver

Fransa’da lise öğrencileri yaklaşık iki haftadır sokakta. Öğretmen eksikliğini, kalabalık sınıfları, okulların fiziki koşullarını ve eğitim sistemindeki sorunları protesto ediyorlar. Paris’ten Lyon’a, Rennes’den Strasbourg’a kadar birçok kentte lise öğrencileri dersleri boykot ediyor, okul önlerinde toplanıyor. İçlerinden birinin taşıdığı pankart bütün meseleyi tek cümlede özetliyor:

“Size bir ders vermek için dersi kaçırıyoruz.”

Haberi görünce insan ister istemez Türkiye’yi düşünüyor.

Bizde liseliye çok şey öğretilir. Nasıl oturacağı, nasıl kalkacağı, sınava nasıl hazırlanacağı, saçının ne kadar uzayabileceği, eteğinin kaç santim olacağı, hangi dersten kaç soru çözeceği, hangi üniversiteye nasıl gireceği…

Müfredatı değiştirilir. Sınav sistemi değiştirilir. Üniversiteye giriş sistemi değiştirilir. Okulunun türü değiştirilir. Ders saatleri değiştirilir.

Bir tek kendisine pek sorulmaz.

Çünkü Türkiye’de eğitim öğrenci merkezlidir.

Öğrenciyi tam ortaya koyarız, bütün yetişkinler etrafına oturup onun adına karar veririz.

Aslında mesele yalnız Türkiye’nin değil. Dünyanın pek çok ülkesinde siyaset gençlerle garip bir ilişki kuruyor. İklim krizinden ekonomiye, teknolojiden eğitime kadar alınan kararların sonuçlarını en uzun süre yaşayacak kuşak onlar. Ama karar masasına geldiklerinde birden yaşları hatırlanıyor.

On yedi yaşındaki insan henüz “çocuk”.

On sekiz yaşına girdiği gece ise bir mucize gerçekleşiyor.

Ülkenin dış politikası, bütçesi, anayasası, belediyesi ve parlamentosu hakkında karar verebilecek siyasi olgunluğa aniden erişiyor.

Pastasını kesiyoruz:

İyi ki doğdun. Al seçmen kâğıdın.

Lisedeyken siyasetle ilgilenirdim, evde konuşulurken dinlerdim. Bazı şeyler saçma gelirdi, sorardım, bizimkiler anlamadığımı düşünürdü. Sürpriz! Anlıyormuşum! Ve geleceğimle ilgili benden yaşlılar karar verdi, ben seçmen olana dek, benden yaşlı olan herkes bildiğini okudu, ben yetişkin oldum hala yaşlılar karar veriyor. Ne çektim be!

Geleceğimizsiniz. Ama şimdilik kenarda durun.

Türkiye’de 15–24 yaş arasında yaklaşık 12 milyon 763 bin genç yaşıyor. Bu, nüfusun yüzde 14,9’u demek. 

Siyasi temsil tablosuna baktığınızda ise oran aynı değil.

TEPAV’ın Haziran 2026’da yayımladığı “Türkiye’de gençlik ve siyaset: Birikmiş bir mesafe” başlıklı değerlendirmeye göre 2023 genel seçimlerinde 600 milletvekilinin yalnızca beşi 18–30 yaş aralığındaydı. Aynı yaş grubu seçmenlerin yaklaşık dörtte birini oluşturuyordu. Çalışmada kullanılan ifade de oldukça isabetli: Gençlik giderek “siyasetin öznesi” olmaktan çıkıp “siyasi söylemin nesnesi” haline geliyor. 

Akademik Türkçeyi günlük Türkçeye çevirelim:

Gençler hakkında çok konuşuyoruz.

Gençlerle pek konuşmuyoruz.

Zaten siyasi konuşmalarda gençlerimiz hep muazzamdır.

Gençlerimiz dinamiktir.

Gençlerimiz geleceğimizdir.

Gençlerimiz ülkemizin teminatıdır.

Bir genç de çıkıp “Madem teminat benim, bu karar alınırken beni niye çağırmadınız?” dediğinde ortam biraz bozulur.

Çünkü “geleceğimizsiniz” cümlesinin görünmeyen devamı çoğu zaman şudur:

Ama bugün biz konuşuyoruz evladım.

Çocuğun söz hakkı bir lütuf değil

Burada konu yalnız siyasi nezaket de değil.

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nin 12. maddesi açık: Görüş oluşturabilecek durumdaki çocuk, kendisini ilgilendiren konularda görüşünü serbestçe ifade etme hakkına sahip. Üstelik bu görüşe çocuğun yaşı ve olgunluğu doğrultusunda gereken önem verilmesi gerekiyor. UNICEF Global

BM Çocuk Hakları Komitesi bu hakkı yalnızca çocuğun bireysel meseleleriyle sınırlamıyor. Eğitim, sağlık, ekonomi ve çevre gibi çocukların yaşamını etkileyen geniş politika alanlarında da katılım mekanizmalarının kurulması gerektiğini söylüyor. Hatta hükümetlerin çocuklarla yalnızca STK’lar üzerinden değil, doğrudan ilişki kurmasının önemini özellikle vurguluyor. UNICEF Global

Yani “çocukları da dinleyelim, gönülleri olsun” değil mesele.

Kararlara katılım hakkından söz ediyoruz.

Oy kullanma hakkıyla söz sahibi olmayı birbirine karıştırıyoruz.

Oy kullanamıyorsan sanki düşüncen de yokmuş gibi.

Oysa demokratik yurttaşlık sandık başında başlamıyor.

Bizimle ilgili ama bizsiz

Türkiye’de doğrudan lise öğrencilerinin karar süreçlerine katılımını araştıran çalışmaların sayısı şaşırtıcı derecede az.

Bu da başlı başına ilginç.

“Gençler ne düşünüyor?” diye araştırma yapıyoruz ama araştırmaya genellikle 18 yaşından başlıyoruz.

Demek ki düşünme yeteneği de YSK seçmen kaydıyla birlikte açılıyor.

Buna rağmen lise öğrencilerinin deneyimlerine doğrudan bakan bazı çalışmalar var.

Beypazarı’ndaki sekiz ortaöğretim okulunu kapsayan bir araştırmada öğrencilerin okul yönetimindeki kararlara katılmak istedikleri düzeyden daha az katıldıkları ortaya çıkıyor. Araştırmada öğrencilerin özellikle kendilerini doğrudan ilgilendiren karar süreçlerinde daha fazla söz sahibi olmak istedikleri görülüyor. DergiPark

2025 yılında Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi’nde yayımlanan daha yeni bir çalışma ise meseleyi çok daha çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Üç farklı lise türünden 12. sınıf öğrencileriyle yapılan derinlemesine görüşmelerde dört ana tema çıkıyor:

“Sözümüzü Bize Bırakın.”

“Bizimle İlgili Ama Bizsiz.”

“Bize Değil, Bizim Üzerimize.”

“Sadece Başarılıysan Varsın.”

Araştırmanın sonucuna göre öğrenciler eğitim politikalarının oluşturulma süreçlerinden sistematik biçimde dışlandıklarını düşünüyor; katılım ve temsil mekanizmalarının önemli bölümü de öğrencilerin deneyiminde sembolik düzeyde kalıyor. DergiPark

Ben özellikle “Bizimle ilgili ama bizsiz” cümlesini çok sevdim.

Türk eğitim sisteminin aile fotoğrafı gibi.

Fotoğrafta öğrenci yok.

Ama bütün fotoğraf onun adına çekilmiş.

Öğrenci merkezde. Karar verirken hariç.

Bu aslında yıllardır kullandığımız “öğrenci merkezli eğitim” kavramının en büyük çelişkilerinden biri.

Bir sistemi öğrenci merkezli yapmak yalnızca sınıfta grup çalışması yaptırmak değildir.

Öğrenciye renkli post-it dağıtınca demokrasi gelmiyor.

Çocuğun kendisini ilgilendiren kararlarda gerçek bir etkisi olması gerekiyor.

UNICEF de Türkiye’de gençlerin katılımı konusunda hâlâ önemli bir açık bulunduğunu belirtiyor. Kurumun Türkiye programında gençlerin önemli bir bölümünün karar alma süreçlerine katılmak için sınırlı fırsatlara sahip olduğu açıkça ifade ediliyor. UNICEF bu nedenle ergenlerin ve gençlerin karar mekanizmalarına katılması için çeşitli platformları destekliyor. UNICEF Global

Bu mekanizmaların varlığı önemli.

Ama tam da burada kritik soru başlıyor:

Çocuklara söz hakkı mı veriyoruz, yoksa konuşabilecekleri güzel salonlar mı hazırlıyoruz?

İkisi aynı şey değil.

Katılım dediğiniz şeyin bir sonucu olması gerekir.

Siz öğrenciyi çağırıp fikrini soruyor, fotoğrafını çekiyor, teşekkür edip aynı kararı yine kendiniz veriyorsanız bunun adı katılım değildir.

Kurumsal podcasttir.

Sonra “gençler siyasetten uzak” diyoruz

KONDA’nın 2024 yılında gerçekleştirdiği Gençlerin Politik Tercihleri Araştırması 18–30 yaş grubundaki gençlerin yalnızca oy tercihlerini değil; örgütlenme eğilimlerini, yerel yönetimlere ilişkin görüşlerini, güncel siyasete bakışlarını ve ihtiyaçlarını da incelemişti. Bu önemli. Çünkü gençlikle siyaset ilişkisini yalnızca “hangi partiye oy veriyorsun?” sorusuyla ölçmek zaten başlı başına problemli.

Bir genç kadın cinayetleri hakkında içerik üretiyor.

Deprem olduğunda yardım örgütlüyor.

İklim değişikliği için kampanya yürütüyor.

Okulundaki uygulamaya itiraz ediyor.

Sosyal medyada hükümeti eleştiriyor.

Muhalefeti eleştiriyor.

Ekonomiyi tartışıyor.

Hayvan hakları için örgütleniyor.

Sonra yetişkinler masaya oturup şu teşhisi koyuyor:

“Gençler siyasetten uzak.”

Canım, çocuk siyasetten uzak olmayabilir.

Sizin siyasetinize gelmiyor olabilir.

Bunlar aynı şey değil.

Gençlik kolları gençlik siyaseti midir?

Türkiye’de hemen bütün büyük siyasi partilerin gençlik yapılanmaları var. Ama gençlerin siyasi yapılarda bulunmasıyla gençlerin karar süreçlerine katılması aynı şey değil. Gerçek katılımın testi çok basit:

Yirmi yaşındaki genç, elli yaşındaki parti yöneticisine “Bu yaptığınız yanlış” diyebiliyor mu? Hadi dedi o siyasetçi bunu düşünüyor mu? Hiç sanmıyorum! Gündemi değiştirebiliyor mu? Politika önerisi getirebiliyor mu? Bütçe hakkında söz söyleyebiliyor mu? Üst yönetimin istemediği bir öneriyi savunabiliyor mu?Yoksa etkinlikte sandalye mi diziyor? Sosyal medya paylaşımını mı çoğaltıyor?Mitingde bayrak mı sallıyor? Büyükler konuşurken alkış mı tutuyor?

Siyasi katılım demeyelim. Organizasyon ekibi diyelim. Aynı sorun okullarda öğrenci temsilciliğinde de çıkıyor. Öğrenci temsilcisi seçmek tek başına demokrasi değil. Temsilcinin bir şeyi değiştirebilmesi lazım. Yoksa sınıf başkanı seçip çocuğun tek yetkisini “arkadaşlar sessiz olun” olarak belirlerseniz ona demokratik temsil öğretmiş olmazsınız.Ücretsiz ara kademe yönetici yetiştirirsiniz.

Parti teşkilatlarında görev alan daha genç kadın ya da adamların sosyal medyadaki postlarında yaşlılık izlerini görebilirsiniz. Abi ve ablaları gibi pozlar, onların dili, onların tavrını kopyalıyorlar... Genç görünümlü bir yaşlı kazanıyoruz.

Demokrasi 18 yaşında yüklenen bir uygulama değil

Buradaki asıl mesele bundan da büyük. Bir insanın siyasetle ilişkisi 18 yaşında başlamıyor. Çocuk daha önce otoriteyle okulda tanışıyor.

Öğretmenle tanışıyor. Müdürle tanışıyor. Belediyeyle tanışıyor. Polisle tanışıyor. Yönetmelikle tanışıyor. Yasakla tanışıyor. İtirazla tanışıyor. Ve bütün bunların içinde aslında tek bir soru öğreniyor:

“Ben konuşursam bir şey değişiyor mu?”

Bence demokrasinin ilk dersi bu. Vatandaşlık kitabındaki yasama-yürütme-yargı şemasından bile önce geliyor. Bir çocuğa on yıl boyunca “sen anlamazsın”, “büyükler bilir”, “kararı biz verdik” derseniz, 18. yaş gününün sabahında katılımcı demokrat olarak uyanmasını bekleyemezsiniz.

Demokrasi Pokémon değil. 18 olunca evrim geçirmiyor.

Çocuk, söz söylemenin sonuç yaratmadığını öğrenirse ileride ya konuşmaz ya da kendisini duyurabilmek için kurumların dışına çıkar. Bu nedenle gençlerin siyasi sistemle kurduğu mesafeyi yalnızca “ilgisizlik” diye okumak fazlasıyla kolaycı. Bazen sistem insanları dışarıda bırakır. Sonra dışarıda neden durduklarını araştırmak için panel düzenler.

Bir nesil "Aman siyasete girme" diye büyürken, şimdi "gençler de siyasetten çok uzak!" şikayetine gelmiş olmaya da şaşırmamak lazım. Belki de hiç uzak değiller ve bunu göreceğimiz gözlükler icat edilmedi...

Belki soruyu yanlış soruyoruz

Siyasi partilerin çok sevdiği bir soru var: “Gençleri siyasete nasıl çekeriz?” Belki önce şu soruyu sormak gerekiyor: Gençler neden sizin bulunduğunuz yere gelmek zorunda?

Siyaseti onların bulunduğu yere götürmek neden düşünülmüyor? Liselerde gerçekten yetkili öğrenci kurulları kurulabilir. Belediyelerin gençlik meclisleri danışma kurulu olmaktan çıkarılıp belirli bütçeler veya projeler üzerinde somut söz hakkına sahip olabilir. Eğitim politikaları hazırlanırken lise öğrencilerinden düzenli, temsil gücü olan örneklemlerle görüş alınabilir. TBMM komisyonları çocukları ve gençleri yalnızca törensel toplantılarda değil, kendilerini doğrudan ilgilendiren düzenlemeler görüşülürken dinleyebilir. Tabi çocuğu söyleyecekleri konusunda özgür bırakacak kadar cesur koca adam ya da kadınlarsa...

Bunların hiçbiri çocukları partili yapmak anlamına gelmez. Zaten mesele parti üyesi yetiştirmek değil. Yurttaş yetiştirmek. Aradaki fark çok büyük. Çünkü demokrasi, dört yılda ya da beş yılda bir sandığa gidip bir yere mühür basmak değil. Bunu da yeni öğreniyormuş gibi sürekli söylemek içime dert oluyor.

“Ben burada yaşıyorum ve beni ilgilendiren konuda benim de sözüm var” duygusudur.

Bu duygu 18 yaşında başlamaz. Çocukken öğrenilir.

Fransa’daki öğrencilerin pankartına tekrar dönelim:

“Size bir ders vermek için dersi kaçırıyoruz.”

Belki de yetişkin siyasetin en büyük problemi tam burada. Gençlere sürekli ders vermeye çalışıyor. Bir türlü onların anlatacağı derse oturmuyor. Sonra çocuk 17 yaşındayken:

“Sen daha küçüksün.”

18 olduğunda:

“Geleceğimiz senin ellerinde.”

19 olduğunda da:

“Gençler neden siyasetten uzaklaştı?”

Gerçekten çok gizemli bir vaka.

Akademisyenler araştırsın.


Kaynakça

Aksakallı, A. (2025). “Eğitimin Merkezinde Ama Dışında: Öğrenci Sesinin Eğitim Politikalarında Görünmezliği Üzerine Fenomenolojik Bir Analiz.” Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, 45(2). DergiPark

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Madde 12 ve Çocuğun Katılım Hakkına İlişkin Genel Yorumlar. UNICEF Türkiye. 

Cunedioğlu, H. E. (2026). “Türkiye’de Gençlik ve Siyaset: Birikmiş Bir Mesafe.” Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı – TEPAV, 1 Haziran 2026.

KONDA Araştırma ve Danışmanlık. (2024). Gençlerin Politik Tercihleri Araştırması 2024. Araştırma 7–18 Şubat 2024 tarihlerinde Türkiye’de 18–30 yaş grubuyla yüz yüze gerçekleştirilmiştir. 

Özcan, E. G. & Şeren, M. (2016). “Ortaöğretim Okullarındaki Öğrencilerin Okul Yönetiminin Karar Verme Sürecine Katılımları: Beypazarı Örneği.” Eğitim ve Öğretim Araştırmaları / Pegem Eğitim ve Öğretim Dergisi, 4(2). 

TÜİK. (2025). İstatistiklerle Gençlik, 2024. Türkiye İstatistik Kurumu. 15–24 yaş nüfusu: 12.763.159; toplam nüfus içindeki payı: %14,9.

UNICEF Türkiye. Ergen Gelişimi ve Katılımı; Ergen ve Gençlerin Katılımı. Türkiye’de gençlerin karar alma süreçlerine katılım imkânları ve gençlik katılım platformları üzerine kurumsal bilgiler. 

Devamını oku

İoanna Kuçuradi: Düşünmek Diye Bir Şey Vardı

İoanna Kuçuradi: Düşünmek Diye Bir Şey Vardı

İoanna Kuçuradi artık aramızda değil. Bir filozof öldüğünde arkasından genellikle “çok değerli bir düşünürümüzü kaybettik” denir. Sonra doğum tarihi yazılır, aldığı ödüller sıralanır, birkaç fotoğraf paylaşılır ve hayat kaldığı yerden devam eder. Kuçuradi söz konusu olduğunda bana biraz haksızlık gibi geliyor bu. Çünkü onun asıl meselesi ne kadar çok şey

Daphne Emiroğlu tarafından