Antagonistim Olur musunuz?
İnsanlığın en eski refleksi şu olabilir: Camı kır, sonra “cam kırıldı” de. Fiil pasif, fail buhar. Ve biz buna dil diyoruz. Mağduriyetini diline yükleyen insanın kaçma becerisi de diyebiliriz. Daha bir çok şey diyebiliriz.
Gündelik konuşmalarımız bile suçun nasıl taşındığını gösterir. “Sinirlendirdiler.” “Beni mecbur bıraktı.” “Şartlar böyle.” “Şeytan dürttü.” "Şeytan diyor ki git şimdi şunun yuvasını yap!" cümlesinden kendisini aklayan yüce varlık insan yuvanın anlamını bile bozuyor. Cümlelerin ortak özelliği şu: Eylem var ama özne sisli. Sorumluluk ya başka bir insana, ya devlete, ya travmaya, ya kadere, ya metafiziğe transfer edilmiş. Bu bir tesadüf değil. Sosyal psikolojide bunun adı dışsal atıf eğilimi (external attribution). İnsan, olumsuz sonuçların nedenini kendinden çok dış faktörlere bağlama eğilimindedir. Kendisini sürekli sadrazamın sol veya sağ tarafından hayal ettiğinden olsa gerek. Bunun bir kuzeni daha var: self-serving bias. Başarı benim zekâm, başarısızlık sistemin hatası. Not yüksekse çalışkanım, düşükse hoca takmış.
Bu mekanizma niye var? Çünkü benlik algısı kırılgan. ,kalbimizden daha çok kırılıyor hatta kalbimiz kırıldı zannettiğimiz anlarda benlik algımız paramparça olmuş olabilir. Çoğumuz bilinçli ya da bilinçsiz şekilde kendimizi “iyi insan” olarak tanımlarız. Bu kimlik, psikolojik istikrarın temelidir. Bir hata bu kimliği tehdit eder. Tehdit karşısında zihin savunma üretir. Savunmanın en pratik yolu da sorumluluğu dışsallaştırmaktır. Sen iyi birisin, arkadaşların kötü yani.
Bu bireysel düzeyde başlar, kolektif düzeyde devleşir. Neonlara adını yazdırır. sahnelerden inmez. Gişe rekorları kırar.
Bir ilişkide partnerini aldatan biri “Ben kötü biriyim” demez. “İlgisizdi.” “Zaten bitmişti.” “Çok yalnızdım.” "Artık sevişmiyorduk" Cümleler kulağa makul gelir çünkü tamamen uydurma değildir. Koşullar gerçekten bizi etkiler. Fakat etki ile fail aynı şey değildir. Eylemi yapan yine öznenin kendisidir. Ama özne bu cümleyi kurmakta zorlanır: “Yaptım.”
Travma meselesi daha hassas bir alan. Evet, travma davranışları şekillendirir. Nörobiyoloji bize erken dönem stresin prefrontal korteks işlevlerini etkileyebildiğini, dürtü kontrolünü zorlaştırabildiğini gösteriyor. Fakat travma açıklamadır, beraat belgesi değil. Aaaa travmanız mı var, o halde gelin bize istediğinizi yapın diye bir şey yok. “Böyleyim çünkü çocukluğum” dediğimiz anda hem sorumluluğu askıya alır hem de değişim ihtimalini ertelemiş oluruz. Travma seni etkiler; ama seçim anında tamamen ortadan kalkmaz. İnsan davranışı biyoloji + çevre + bilinçli tercihlerin karmaşık etkileşimidir. Hiçbir faktör tek başına hüküm vermez.
Devlet versiyonu daha büyüktür. “Bu ülkede böyle.” “Sistem mecbur bıraktı.” Evet, sistemler davranışı biçimlendirir. Otoriter yapılar, ekonomik baskılar, kültürel normlar seçenek alanını daraltabilir. Ama aynı sistemde herkes aynı kötülüğü yapmaz. Bu gerçek, bireysel payı silmeyi zorlaştırır. Yine de kolektif anlatı rahatlatıcıdır: Hepimiz mağduruz, dolayısıyla kimse fail değil. Ağlamak için mendilleri paylaşalım.
En dramatik versiyon metafizik olanıdır: “Şeytan dürttü.” Bu ifade psikolojik olarak zekicedir. Çünkü insan içindeki çelişkiyi taşımakta zorlanır. Aynı kişi hem şefkatli hem kıskanç olabilir. Hem fedakâr hem zalim. Bu ikiliği kabul etmek ağırdır. O yüzden zihin bir antagoniste ihtiyaç duyar. “O ses bana ait değil.” Mitoloji burada devreye girer. Şeytan, insanın içindeki dürtünün dramatize edilmiş halidir. Bu bir savunma olabilir, bir sembol olabilir ya da literal inanç olabilir. Fakat işlevi benzerdir: Faili bölmek. Bu bölme mekanizması yalnızca dinle sınırlı değildir. Modern insan şeytanı kaybetti ama yerine başka karakterler koydu. “Algoritma beni böyle yaptı.” “Kapitalizm yüzünden.” “Toksik kültür.” İsim değişir, mantık aynı kalır. Antagonist olmadan hikâye kurmak zor. O yüzden hikâyede bir kötü karakter bulunur. Çünkü kötü karakter olmadan suç çıplak kalır. Kısaca, hepimiz bir Skywalker ve hepimizin bir Dart Vader'a ihtiyacı oluyor. Bazıları bu ihtiyacı elinin tersiyle itiyor. Bu kadar basit. Sevgilim olur musun gibi basit bir soru, antagonistim olur musunuz?
İşin ironik tarafı şu: İnsan yalnızca hatayı değil, kötülüğü de devretmek ister. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı burada ürkütücü bir pencere açar. Büyük yıkımlar çoğu zaman canavarlar tarafından değil, sıradan insanlar tarafından gerçekleştirilir. Fakat o sıradanlıkla yüzleşmek ağırdır. O yüzden anlatı dramatize edilir. “İblis kandırdı.” “İdeoloji zehirledi.” “Emir aldım.” Fail tekrar dağıtılır. Kartlar bile bu kadar dağıtılmıyor. Bu noktada iki uç tehlikelidir. Birincisi her şeyi dış faktörlere bağlayan ahlaki infantilizm. İkincisi her şeyi kendine yükleyen toksik suçluluk. Sağlıklı alan ortadadır: Koşullar etkiledi ama eylem bana ait. Bu cümle hem özgürlük hem yük taşır. Ve sorumluluk değişim imkânını da beraberinde getirir.
İnsan neden bu kadar ısrarla kaçıyor? Çünkü “Ben yaptım” demek kimlikte çatlak yaratır. Ama yetişkinlik o çatlağı tamir etmeyi öğrenmektir, zemini suçlamayı değil. Psikanalitik açıdan bakarsak projeksiyon (yansıtma) savunma mekanizmasıdır. Kişi kendi kabul edemediği dürtüyü dışarı yansıtır. Bu bana yakışmadı, dur şuna vereyim gibi... Bu bireysel düzeyde başlar; toplumsal düzeyde günah keçisi üretimine dönüşür. Tarih boyunca azınlıklar, “ahlaki çöküşün” sorumlusu ilan edilmiştir. Bu, kolektif projeksiyondur.
Günlük hayatın küçük versiyonu daha masum görünür ama aynı yapıya sahiptir. Trafikte biri kırmızı ışıkta geçer. “Acelem vardı.” Aynı kişi başkasını gördüğünde “Ne sorumsuz.” Kendi eylemimiz durumsal, başkasınınki karakterdir. Bu da sosyal psikolojide “temel atıf hatası” olarak bilinir. İnsan kendini iyi görmek ister. Bu kibir midir, kırılganlık mı? Muhtemelen ikisi birden. Kötülüğü kendine yakıştıramamak bir tür benlik koruma refleksidir. Ama bu refleks sürekli devrede kalırsa, ahlaki gelişim durur. Çünkü gelişim, hatanın sahiplenilmesiyle başlar. Bütün hataları başkası yapacaksa, bizim burada ne işimiz var? “Şeytan dürttü” dediğimizde aslında şunu söylüyoruz: “Dürtü vardı ve ben onu seçtim ama bu kadar açık söylemek istemiyorum.” Bu cümle, modern versiyonuyla şöyle duyulabilir: “Ben aslında böyle biri değilim.” Oysa davranış, kimliğin parçasıdır. İnsanı tek bir eylem tanımlamaz ama eylem kimlikten bağımsız değildir.
Belki de en rahatsız edici ihtimal şu: Şeytanı icat etmiş olabiliriz. Ama icat ettiysek bile, onu icat eden zihin bizim. Yani kötülüğün kaynağını yine insanın iç dünyasında aramak zorundayız. Bu daha korkutucu çünkü dış düşman kalmaz. Mücadele içselleşir. Tam da burada özgürlük başlar. Eğer fail sensen, değişim de senin elindedir. Eğer hep başkasıysa, beklemek zorundasın. Devlet düzelecek, sevgili değişecek, travma geçecek, şeytan susacak. Bu pasif bir hayat formudur. Aktif olan şu cümledir: “Koşullar zor olabilir ama bu eylem bana ait.”. İnsan kötülüğü icat etmedi. Ama mazeret üretme konusunda dahidir. Günlük hayatta küçük, siyasette büyük, dinde metafizik versiyonlarını görürüz. Fakat olgunluk, suçun adresini sadeleştirmekle başlar. Fail karmaşık olabilir ama görünmez değildir.
En zor ama en özgürleştirici cümle şu:
“Yaptım.”
Bu cümle savunma mekanizmalarını sarsar. Ama tam o sarsıntı, ahlaki büyümenin başladığı yerdir. Çünkü antagonistsiz bir hikâye yazabilmek, insanın yetişkinlik sınavıdır.