Dünyanın En İyi Münazara Takımı

Paylaş
Dünyanın En İyi Münazara Takımı

Bir münazara takımı kuracak olsam dört kişiyi aynı masaya oturturdum:

Eminem.

Gökhan Günaydın.

Fran Lebowitz.

Iris Apfel.

İlk bakışta bu listenin herhangi bir mantığı yok.

Bir rapçi, bir siyasetçi, bir yazar ve doksanından sonra bile dünyaya “biraz daha büyük gözlük taksanız belki kendinize gelirsiniz” der gibi bakan Iris Apfel.

Ama ben onları mesleklerinden seçmiyorum. Zihinleri yüzünden seçiyorum.

Çünkü dördünde de başka biçimlerde çalışan ama aynı yere çıkan bir özellik var:

Önlerine konulan çerçeveyi kabul etmiyorlar.

Eminem bir cümlenin içindeki zayıf kelimeyi buluyor. Gökhan Günaydın argümanın dayandığı varsayımı. Fran Lebowitz insanların normal kabul ettiği saçmalığı. Iris Apfel ise herkesin neden aynı şeyi giydiğini, düşündüğünü ya da beğendiğini.

Dördü de başka bir yerden bakıyor. Bu yüzden aynı takım.

Eminem’in zihni çağrışımsal çalışıyor. Bir kelimeden başka bir kelimeye, oradan ses benzerliğine, oradan anlam çatışmasına geçebiliyor. Sözel işlem hızı yüksek bir zihnin en eğlenceli tarafı bu zaten: Siz cümlenin sonuna gelene kadar o cümlenin üç farklı açığını bulmuş oluyor.

Günaydın’ınki daha farklı. Onda beni çeken şey hızdan çok organizasyon. Bilgiyi tutmak, sınıflandırmak, gerekli olanı çağırmak, karşı tarafın argümanını kendi içinde sınamak ve sonra cevabı kurmak.

Eminem zihinsel olarak saldırı helikopteriyse Günaydın hava trafik kontrolü. Biri her yere füze atıyor. Öbürü hangi uçağın nereye ineceğini biliyor.

Fran Lebowitz’in zihni başka türlü tehlikeli. Onda çok güçlü bir çelişki radarı var. Toplumun yıllardır normal kabul ettiği bir şeyi alıp bir cümleyle öyle bir açıdan gösteriyor ki birden normal olmadığı ortaya çıkıyor.

Çoğu insan dünyaya bakıp “demek böyle” diyor.

Fran bakıp:

“Niye?”

diyor.

Sonra cevabı beğenmiyor.

Iris Apfel ise hepsinden başka bir yerde. Onunki daha çok bilişsel bağımsızlık. İnsanların ortak kanaatinin onda çok güçlü bir düzenleyici etkisi yok gibi. Bir şey herkes tarafından beğeniliyorsa bu, onun için o şeyin beğenilmesi gerektiğinin kanıtı değil. Bence yaratıcı zihnin önemli özelliklerinden biri de bu zaten. Normu görmek ama norma itaat etmek zorunda hissetmemek.

Dolayısıyla dört farklı zihin:

Biri dilin içindeki ihtimalleri görüyor.

Biri argümanın mimarisini.

Biri toplumsal çelişkiyi.

Biri normun dışındaki ihtimali.

Böyle bir takımı münazaraya sokmamak büyük israf olur.

Münazara konusu:

“Kamusal hayatta bir fikrin doğru olması yetmez; nasıl savunulduğu da önemlidir.”

Dördü de savunma tarafında.

Karşı takımın psikolojik destek almasını öneriyorum. Tanıdığım psikiyatristler var.


İlk sözü Gökhan Günaydın alıyor.

“Öncelikle iki kavramı birbirinden ayıralım.”

Daha ilk cümlede belli.

Birileri birazdan birbirinden ayrılacak. Hatta açıkça ifade edecek, bazı kelime ve cümlelerin altını çizecek. Sizin zihninizde fosforlu kalem hareket edecek.

“Bir fikrin doğruluğuyla, o fikrin kamusal alanda etkili olabilmesi aynı şey değildir. Bir önerme doğru olabilir fakat doğru biçimde aktarılmadığı, gerekçelendirilmediği ve sınanabilir hâle getirilmediği sürece toplumsal karşılığı sınırlı kalabilir.”

Karşı taraftan biri:

“Doğru zaten doğrudur.”

Günaydın:

“Elbette.”

Kısa bir duraklama.

“Peki doğru olduğunu nereden biliyoruz?”

Karşı taraf:

“Verilerden.”

“Hangi verilerden?”

“Bilimsel verilerden.”

“Hangi yöntemle elde edilmiş?”

Bir sessizlik.

Fran Lebowitz uzaktan bakıyor.

Muhtemelen düşüncesi şu:

Çocuk henüz farkında değil ama çapraz sorguya kendi isteğiyle girdi.

Günaydın devam ediyor:

“Tam da mesele bu. Doğruluk iddiası kendi başına yeterli değildir. Kaynağı, yöntemi, karşılaştırma zemini ve gerekçesi olmak zorundadır.”

Sonra oturuyor.

Eminem kalkıyor.

Aynı fikri savunacak.

Ama ortada artık yöntem falan kalmayacak.

“Doğru doğrudur diyorsunuz.”

Bir an duruyor.

“Harika.”

“Öyleyse niye herkes aynı şeye inanmıyor?”

Karşı takım cevap vermeye hazırlanıyor.

Eminem devam ediyor.

“Veriyi diz, grafiği çiz, rakamı dök; adamı sök. Sonra ona aptal de. Güzel numara, bebe. Belki sorun onun duvar değil, senin dilindir.”

İlk yara. Hem de kafiyeli.

“Karşınızda geçmişi olan biri var. Gururu var. Korkusu var. Kimliği var. Daha önce inandığı şeyler var. Sonra siz gelip üç grafik gösteriyorsunuz ve adamın yirmi yıllık dünya görüşünü değiştirmesini bekliyorsunuz.”

Karşı taraf:

“Gerçekleri değiştiremeyiz.”

“Kim değiştirelim dedi?”

Eminem’in zihni tam burada başka çalışıyor. Karşı tarafın cümlesini kabul etmiyor. Cümlenin varsayımını yakalıyor.

“Ben gerçeği değiştir demiyorum. Gerçeği anlat.”

Sonra: “Bir fikrin doğru olmasıyla sizin onu anlatabilecek kadar iyi olmanız aynı şey değil.”

Duruyor.

“Bazen haklısınızdır.”

Bir saniye daha.

“Ama yalnızsınızdır.”

Fran Lebowitz ilk defa ilgileniyor.

Sıra onda. Kürsüye çıkıyor.

“Ben aslında insanların ikna edilebildiği varsayımına baştan itiraz ediyorum.”

Hakem kafasını kaldırıyor. Aynı tarafı savunuyordu.

Fran devam ediyor:

“İnsanlar fikirlerini sandığınız kadar sık değiştirmezler. Çünkü fikirlerin büyük bölümü fikir değildir.”

Duruyor.

“Mobilyadır.”

Salonda gülüşme.

“Yıllardır aynı yerde durur. Kimse neden orada olduğunu bilmez. Taşımaya kalkarsanız ev sahibi sinirlenir.”

İşte Fran Lebowitz zihni.

Bir kavramı açıklamıyor.

Onu başka bir nesneye çeviriyor.

Ve bir anda görüyorsunuz.

“Bir insana yanlış düşündüğünü söylediğinizde, çoğu zaman o fikir hakkında tartışmaya devam ettiğinizi sanırsınız. Oysa artık o kişinin kendisi hakkında ne düşündüğünü tartışıyorsunuz.”

Günaydın başını hafifçe sallıyor.

Fran onu görüyor.

“Bakın, Gökhan onayladı. Artık bilimsel.”

Günaydın gülüyor.

Fran devam ediyor:

“Dolayısıyla fikirlerinizi nasıl anlattığınız elbette önemlidir. Çünkü insanların çoğu kendilerine aptal muamelesi yapıldığını hissettikleri anda sizi dinlemeyi bırakır.”

Kısa bir duraklama.

“Bazıları öncesinde de dinlemiyordur.”

Ve oturuyor.

Son olarak Iris Apfel kalkıyor.

Muhtemelen münazara tarihinde ilk kez bir konuşmacının aksesuarlarının toplam ağırlığı kürsünün ağırlığından fazla.

“Ben başka bir şey söyleyeceğim.”

Tabii ki söyleyecek.

“İnsanlar biçimi küçümsüyor.”

Karşı taraftan biri:

“İçerik daha önemli değil mi?”

Iris bakıyor.

“İçerik önemli.”

Sonra kendisini baştan aşağı gösteriyor.

“Ama sizce ben bunu bilmiyor muyum?”

Salonda kahkaha.

“İnsan önce görür. Sonra merak eder. Sonra yaklaşır. Sonra belki dinler.”

“Bir fikrin sunuluş biçimi o fikrin yerine geçmez. Ama insanların o fikre yaklaşıp yaklaşmayacağını etkiler.”

Karşı taraf:

“Bu manipülasyon olmaz mı?”

Iris:

“Hayır.”

Bir saniye.

“Manipülasyon kötü bir fikri iyi göstermektir.”

Gözlüğünü düzeltiyor.

“Ben iyi bir fikri neden kötü göstereyim?”

Fran gülüyor.

Eminem masaya vuruyor.

Günaydın ise muhtemelen tanımı zihninde kontrol ediyor. Dudağı belli belirsiz kıvrılıyor.

Dört kişi aynı tezi savundu.

Ama aslında hiçbiri aynı şeyi yapmadı.

Günaydın fikrin kanıt yapısını kurdu.

Eminem onun duygusal ve sözel etkisini gösterdi.

Fran insanın psikolojik direncini ortaya çıkardı.

Iris ise fikrin biçim ve algıyla ilişkisini anlattı.

İşte onları aynı takıma bu yüzden koyarım. Çünkü iyi bir münazara takımı dört kişinin aynı şeyi söylemesi değildir. Dört kişinin aynı probleme dört farklı zihinsel kapıdan girebilmesidir.

Biri veriyi görür.

Biri kelimeyi.

Biri çelişkiyi.

Biri kimsenin bakmadığı yeri.

Ve en tehlikeli takım muhtemelen budur:

Aynı şekilde düşünen insanlar değil.

Farklı düşünüp aynı noktada buluşabilen insanlar.

Not: Bu fikrim sebebiyle, ben de kendimi kendi omuz başlarımdan öperim.

Devamını oku

Refahtan Rızaya: Zorlanan Siyasi Hikâye

Refahtan Rızaya: Zorlanan Siyasi Hikâye

AKP’nin uzun yıllar boyunca aldığı toplumsal desteği yalnızca muhafazakârlıkla, kimlik siyasetiyle ya da kutuplaşmayla açıklamak bana hiçbir zaman yeterli gelmedi. Çünkü insanlar sadece fikirleri yüzünden iktidarlara bağlanmazlar. İnsan sevgilisine bağlanamıyor çağımızda. İnsanlar bazen hayatları değiştiği için bağlanırlar. Bazen de hayatlarının devamının o iktidara bağlı olduğuna inanmaya başladıkları için. İkisi

Daphne Emiroğlu tarafından
Milletin Adamları

Milletin Adamları

Türkiye’de siyasetin tuhaf bir sınıfsal dönüşümü var. İktidar yirmi yılı aşkın süredir kendisini “milletin içinden gelenlerin” hareketi olarak anlatıyor. Fakat bugün iktidarın üst katlarına baktığınızda karşınıza giderek başka bir görüntü çıkıyor: iyi eğitimli çocuklar, yurtdışı diplomaları, kamuda üst düzey görevler, yönetim kurulları, büyükelçilikler, bakanlıklar, bakan yardımcılıkları, kamu şirketleri ve

Daphne Emiroğlu tarafından