Evlilik Nasıl Yıkılır #5 Çocuk Sevgi mi, Sigorta mı?
Evlilik içinde çocuk sahibi olma kararı çoğu zaman doğal, kaçınılmaz ve sorgulanmaz bir aşama gibi sunulur. Oysa bu kabul, incelendiğinde biyolojik dürtüler, psikolojik ihtiyaçlar ve toplumsal normların kesiştiği çok katmanlı bir yapı ortaya çıkar. Biz o yapıya örtüyü kaldırıp pek bakmayız. Türkiye bağlamında çocuk, yalnızca iki bireyin sevgi üretiminin bir sonucu değildir; aynı zamanda ilişkinin devamlılığı, toplumun beklentileri ve bireyin varoluşsal kaygılarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle çocuk meselesi, romantik bir anlatının ötesinde, güç, kontrol ve anlam üretimiyle ilgili bir alandır. Kısacası çocuk bazen “aşkın meyvesi” değil, ilişkinin Excel tablosunda açılmış yeni bir sekmedir. Aksini düşünüyorsanız sizden olacak çocuğa dünyanın neden ihtiyacı olduğunu açıklayınız 😄
Toplumsal düzlemde bakıldığında çocuk, aile kurumunun sürekliliğini sağlayan temel araçlardan biridir. Aile yalnızca duygusal bir birliktelik değil, aynı zamanda toplumsal düzenin yeniden üretildiği bir yapıdır. Bu nedenle çocuk sahibi olmak, bireysel bir tercih gibi görünse de çoğu zaman kolektif bir zorunluluğun sonucudur. Türkiye’de sıkça duyulan “ev çocukla oturur” ya da “bir çocuk şart” gibi ifadeler, bu normatif yapının dilsel tezahürleridir. Biliyorsunuz bazılarının dilleri de oldukça uzundur. Bu söylemler, çocuksuz bir evliliği eksik ve geçici olarak kodlar. Böylece birey, çocuk yapmayı istemese bile, sosyal dışlanma ya da eksiklik hissinden kaçınmak için bu kararı alabilir. Yani ortada şöyle bir durum oluşur: Sen çocuk istemiyorsun, ama mahallen senin doğurmana karar vermiş.
Psikolojik açıdan bakıldığında ise çocuk, bazı ilişkilerde düzenleyici bir işlev üstlenir. Özellikle çatışmalı ya da duygusal olarak zayıflamış ilişkilerde çocuk sahibi olma kararı, bilinçli ya da bilinçdışı bir şekilde ilişkiyi sabitleme girişimine dönüşebilir. İlişki yatırımı arttıkça, ayrılma maliyeti yükselir. Çocuk bu yatırımın en güçlü formudur çünkü yalnızca iki bireyi değil, aynı zamanda sosyal çevreyi, ekonomik düzeni ve kimlik algısını da içine alır. Bu nedenle çocuk, ilişkiyi iyileştirmez; fakat ilişkiden çıkmayı zorlaştırır. Bu ayrım kritik önemdedir. Çünkü burada çocuk bir çözüm değil, mevcut yapıyı kilitleyen bir mekanizmadır. Daha açık söyleyelim: İlişki sallanıyor, siz kolon dökmek yerine binaya bir kat daha çıkıyorsunuz. Kat son derece zayıf ve çocuk o zayıflamış binada yaşamaya mecbur kalıyor. Yetişkin olduğunda da "Benim travmalarım" var şarkısını söylemesi tuhaf değil. Ne söylesin başka?
Ancak burada çoğu zaman gözden kaçan bir ters mekanizma daha vardır: Çocuk yalnızca evliliği sürdürme aracı değil, aynı zamanda boşanmanın gerekçesi haline de gelebilir. Özellikle kronik çatışma yaşayan çiftlerde “çocuk için katlanıyorum” söylemi zamanla “çocuk için ayrılıyorum” söylemine evrilir. Bu dönüşüm rastlantısal değildir. Çünkü çocuk, ilişki içindeki sorunları görünmez kılmak yerine yoğunlaştırır. Uykusuzluk, ekonomik yük, ebeveynlik rolüne uyumsuzluk gibi faktörler zaten var olan çatlakları büyütür. Bu noktada çocuk, ilişkinin tamponu olmaktan çıkar ve çatışmanın katalizörüne dönüşür. Bir süre sonra taraflardan biri şu cümleyi kurar: “Bu ortamda çocuk büyümez.” Ve ironik olan şudur: O ortamı yaratan zaten iki yetişkindir. Yani çocuk önce “kurtarma projesi” olarak başlar, sonra “tahliye gerekçesi”ne dönüşür. Çocuklar da bıktı! Ya az sevişin ya da korunun!
“Çocuk olunca düzelir” inancı bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu ifade, rasyonel bir analizden çok, psikolojik bir savunma mekanizmasına işaret eder. Birey, mevcut sorunları çözmek yerine gelecekteki bir olayın bu sorunları ortadan kaldıracağına inanır. Ancak araştırmalar, çocuk sahibi olduktan sonra çift memnuniyetinin ortalama olarak düştüğünü, stres seviyesinin arttığını ve çatışmaların daha görünür hale geldiğini göstermektedir. Bunun nedeni, çocuğun ilişkiye yeni bir yük bindirmesidir. Zaten sağlam olmayan bir yapı, bu yük altında daha fazla zorlanır. Dolayısıyla çocuk, ilişkiyi kurtaran bir unsur değil, mevcut dinamikleri büyüten bir faktördür. Yani sorunlu bir ilişkiye çocuk eklemek, yanan eve halı sermek gibidir: Estetik olarak bir şey değişir ama yangın hâlâ oradadır. Güzel halı olunca daha güzel yanmaz tabi.
Annelik içgüdüsü meselesi de benzer şekilde romantize edilen ancak bilimsel olarak daha karmaşık olan bir konudur. Evrimsel perspektif, ebeveynlik davranışlarının türün devamlılığı açısından seçilim baskısı altında geliştiğini öne sürer. Hormonal süreçler, özellikle oksitosin ve dopamin gibi nörokimyasal mekanizmalar, bağ kurma ve bakım verme davranışlarını destekler. Ancak bu biyolojik altyapı, otomatik olarak sağlıklı ebeveynlik üretmez. Ebeveynlik becerileri büyük ölçüde öğrenilir, modellenir ve kültürel bağlam içinde şekillenir. Yani “içgüdü” tek başına yeterli değildir. Kısacası sistem sana yazılımı veriyor ama kullanıcı kılavuzunu vermiyor. Canın üremek istiyor diye seni harika ebeveyn yapmıyor.
Burada kritik bir ayrım ortaya çıkar: biyolojik üreme kapasitesi ile psikolojik ebeveynlik kapasitesi aynı şey değildir. Bir birey çocuk sahibi olabilir, ancak bu onun duygusal olarak yeterli bir ebeveyn olduğu anlamına gelmez. Ebeveynlik; sabır, empati, duygusal düzenleme ve özveri gerektiren bir süreçtir. Bu beceriler gelişmemişse çocuk, sağlıklı bir gelişim ortamı yerine, yetişkinin çözülmemiş problemlerinin yansıtıldığı bir alan haline gelebilir. Bu durum, çocuğun bir birey olarak değil, bir işlev olarak konumlandırılmasıyla doğrudan ilişkilidir. Bazı evlerde çocuk büyümez; sadece ortamın stresini emen bir sünger gibi dolaşır. Çok söylenirse Sünger Bob açın, seyretsin.
Bununla birlikte çocuk sahibi olmayı yalnızca baskı, kaçış ya da strateji olarak açıklamak indirgemeci olur. İnsanlık tarihinde çocuk, aynı zamanda anlam üretiminin en güçlü araçlarından biri olmuştur. Sevgi, bağ kurma ihtiyacı ve yaşamı genişletme arzusu, birçok birey için gerçek ve güçlü motivasyonlardır. Gelenekler de tamamen irrasyonel değildir; toplumların devamlılığı açısından belirli davranış kalıplarını teşvik etmeleri beklenir. Dolayısıyla mesele çocuk yapmanın doğru ya da yanlış olması değil, bu kararın hangi motivasyonlarla alındığıdır. Çünkü aynı eylem, farklı motivasyonlarla tamamen farklı sonuçlar üretir. Biri gerçekten bir hayat kurar, diğeri sadece yeni bir kriz üretir.
Sonuç olarak çocuk, bir ilişkiyi kurtaran sihirli bir unsur değildir. Aksine, var olan ilişki dinamiklerini görünür ve yoğun hale getirir. Sağlıklı bir ilişkide çocuk, bağı derinleştiren ve anlam üreten bir deneyime dönüşebilir. Ancak zayıf bir ilişkide çocuk, mevcut sorunların daha karmaşık ve kalıcı hale gelmesine neden olabilir. Bu nedenle asıl soru çocuk yapılıp yapılmaması değil, bu kararın neyi temsil ettiğidir. Çocuk bir boşluğu doldurmak için mi vardır, yoksa zaten dolu olan bir ilişkinin doğal bir genişlemesi midir? Çünkü gerçek şu: Çocuk, ilişkiyi ya büyütür ya da patlatır. Ve çoğu zaman insan o bombayı neden kurduğunu baştan düşünmez.
Kaynakça
- Bourdieu, P. (1977). Outline of a Theory of Practice. Cambridge University Press.
- Bourdieu, P. (1990). The Logic of Practice. Stanford University Press.
- Rusbult, C. E. (1980). Commitment and satisfaction in romantic associations: A test of the investment model. Journal of Experimental Social Psychology, 16(2), 172–186.
- Twenge, J. M., Campbell, W. K., & Foster, C. A. (2003). Parenthood and marital satisfaction: A meta-analytic review. Journal of Marriage and Family, 65(3), 574–583.
- Bowlby, J. (1969). Attachment and Loss: Vol. 1. Attachment. Basic Books.
- Hrdy, S. B. (1999). Mother Nature: A History of Mothers, Infants, and Natural Selection. Pantheon Books.
- Feldman, R. (2012). Oxytocin and social affiliation in humans. Hormones and Behavior, 61(3), 380–391.
- Badinter, E. (1981). The Myth of Motherhood: An Historical View of the Maternal Instinct. Beacon Press.
- Beck, U., & Beck-Gernsheim, E. (1995). The Normal Chaos of Love. Polity Press.
- Giddens, A. (1992). The Transformation of Intimacy. Stanford University Press.