Evlilik Nasıl Yıkılır #6 - Yıkılmadık ama Sallanıyoruz

Evlilik Nasıl Yıkılır #6 - Yıkılmadık ama Sallanıyoruz

Türkiye’de bazı evlilikler bitmez. Sadece sürünür. Sadece Türkiye değil, dünyanın bir çok yerinde sürünen evlilik bulabilirsiniz. Dışarıdan bakınca hâlâ “evli” görünürler; içeride ise çoktan cenaze namazı kılınmış, sadece belediye ölüm belgesini basmamıştır. Ortada aşk yoktur, saygı yoktur, arzu yoktur, güven yoktur. Ama nikâh vardır. Çünkü bu ülkede bazı ilişkiler duygu üzerinden değil, maliyet hesabı üzerinden yürür. İnsan birbirini sevdiği için kalmaz; gidecek yeri olmadığı için, para yetmediği için, çocukla ne yapacağını bilemediği için, ailesinin ağzını kapatamayacağı için, mahallenin bakışını taşıyamayacağı için, yeniden nasıl başlayacağını bilmediği için, gitse de tek başına yaşaması özellikle maddi açıdan mümkün olmadığı için kalır. Yani evlilik bazen bir ilişki değil, resmi mühürlü bir mahsur kalma biçimidir.

Bir evliliğin neden bitmediğini anlamak için önce şu romantik palavrayı çöpe atmak gerekir: Her devam eden evlilik sağlıklı değildir. Devam ediyor olması, iyi olduğu anlamına gelmez. Geçen yıllar evliliğin başarısını değil, içinde çürüyen insanları da gösteriyor olabilir. Biz dışarıdan göremeyiz çoğu zaman, belki hissederiz, belki gözlerinde tavırlarında tanıklık ederiz. ama hiç kimse ortalara çıkıp "Biz mutsuzluktan ölüyoruz!" demez, diyemez. Nabzı atan her beden sağlıklı olmadığı gibi, iki insanın aynı evde yaşıyor olması da o ilişkinin canlı olduğu anlamına gelmez. Bazen ilişki ölür, düzen kalır. Çok sayıda evlilik tam da budur: duygusal olarak çökmüş ama sosyal olarak taşınmaya devam edilen bir yapı. Şunu da söylemeden geçmeyelim, insan düzen sever. şimdi devam edelim, duygusal çöküntü yaşayan bu evlilikler nevi içi boşaltılmış bina gibidir. Dış cephe duruyor diye bina sağlam sanılıyor. İçeride kolon gitmiş, rutubet duvardan aşkın küflerini döküyor. Bu sürünmenin ilk büyük nedeni ekonomidir. Ekonomik bağımlılık, özellikle kadınlar açısından, evliliği bir duygusal birliktelikten çok bir hayatta kalma kontratına dönüştürür. Kâğıt üstünde “eş” olan kişi, pratikte ev sahibi, maaş kaynağı, sigorta sistemi, kira güvencesi ve bazen de çocuğun okul masrafının tek finansörü haline gelir. Böyle bir düzende boşanma sadece birinden ayrılmak değildir; evden ayrılmak, gelirden ayrılmak, sosyal güvenceden ayrılmak, yaşam standardından ayrılmak, bazen çocuğun geleceğine dair bütün hesapların çökmesi demektir. O yüzden dışarıdan “Niye gitmiyor?” diye soran çok olur. Çünkü halkımız her şeyi karakter testi zannediyor. Kadın gitmiyorsa bunu zayıflık, kararsızlık, hatta sevgi sanıyorlar. Oysa bazen mesele aşk değildir; excel tablosudur. İnsan romantizmden değil, doğalgaz faturasından yenilir.

Burada özellikle şunu görmek gerekir: ekonomik bağımlılık yalnızca para kazanmamak değildir. Daha sinsi biçimleri de vardır. Çalışıyor olsa bile parasını özgürce kullanamayan, maaşı küçümsenen, birikimi olmayan, yıllarca “sen anlamazsın ben hallederim” denerek finansal sistemin dışında tutulan insanlar vardır. Yani bazı evliliklerde bir taraf diğerinin cebini değil, iradesini yönetir. Kredi kartı şifresini bilmeyen, evin tapusunun nerede olduğunu bilmeyen, hangi borcun kime olduğunu bilmeyen biri sadece evli değildir; aynı zamanda yönetsel olarak reşit muamelesi görmüyordur. Sonra toplum dönüp “neden çıkmıyor?” diye sorar. Neden çıksın? Acil çıkış kapısını yıllar önce dekor diye boyamışlar.

İkinci büyük mekanizma “elalem ne der” düzenidir. Bu cümle Türkiye’nin görünmez jandarmasıdır. Mahallede resmi bir kurum gibi çalışır. Kimse seçmemiştir, kimse maaş vermiyordur ama herkesi denetler. Evlilikte mutsuz musun? Boşanmak mı istiyorsun? Önce kendi duygunu değil, komşu teyzeyi düşünmen beklenir. Çünkü bu ülkede bazı insanların hayatında ana karakter kendileri değildir; apartman grubu ve akraba meclisidir. İnsanlar bazen kendileri için değil, başkalarının dedikodusunu engellemek için yaşar. Boşanma kararı kişisel bir tercih olmaktan çıkar, toplumsal bir teşhir korkusuna dönüşür. “Yuvanı dağıttı”, “biraz daha sabretseydi”, “çocuk için idare edilirdi”, “kadın kısmı hemen pes ediyor”, “adamdır yapar”, “her evde olur böyle şeyler”... Toplum burada terapist değil, suç ortağıdır. İlişki çürür, çevre hâlâ vernik önerir.

“Elalem ne der” korkusu sadece utanma duygusuyla çalışmaz; kimlik duygusuyla da çalışır. Çünkü Türkiye’de evlilik çoğu zaman sadece bir ilişki statüsü değil, yetişkinlik belgesi gibi sunulur. Evlenmiş olmak “başarmış olmak” gibi kodlanır. Boşanmak ise sanki bir projeyi batırmışsın gibi muamele görür. İnsanlar sırf bu yüzden başarısız görünmemek için başarısızlığın içinde kalır. Yani ilişki cehennemdir ama kartvizitte “evli” yazdığı için susulur. Böyle bir yerde nikâh, sevginin değil sosyal itibarin mührü haline gelir. İnsan mutsuz olduğu için utanmaz; boşanacağı için utanır. Sistem sana şunu öğretir: Dayak yesen, aşağılanasan, yalnızlıktan küflensen bile “evli” görünüyorsan bir saygınlığın vardır. Ne kadar medeni. Gerçekten duvar kâğıdına altın yaldızla yazılsın: ruhun çürüsün ama medeni görün.

Üçüncü büyük neden aile baskısıdır. Türkiye’de evlilik iki kişi arasında başlar ama hiçbir zaman iki kişi arasında kalmaz. Anne girer, baba girer, kaynana girer, hala girer, mahalle girer, “biz sizin iyiliğinizi istiyoruz” diyen herkes girer. Sonra evlilik bir çift ilişkisi olmaktan çıkar, kalabalık bir yönetim kuruluna dönüşür. Boşanmak isteyen birine çoğu zaman önce neden mutsuz olduğu sorulmaz; “emin misin?”, “bir daha düşün”, “çocuk var”, “erkektir yapar”, “kadının evi kocasının yanıdır”, “babanın evine mi döneceksin?” denir. Burada aile, destek sistemi gibi görünür ama çoğu zaman statükonun tahsilatçısı gibi davranır. Amaç senin iyiliğin değil, düzenin bozulmamasıdır. Çünkü sen boşanırsan onların inandığı masalın da tadı kaçar. Senin mutsuzluğunla uğraşmak istemezler; senin ayrılma kararının yarattığı toplumsal sarsıntıyla uğraşmak istemezler. O yüzden sana “idare et” derler. Türk aile sisteminin gayriresmî sloganı budur zaten: kırıl ama dağılma, çürü ama ses çıkarma.Burada aile baskısının en acı tarafı şudur: insan bazen şiddet gördüğü, aşağılandığı, hiçleştiği evlilikte bile ailesinden gerçek destek göremez. Çünkü bazı aileler için kızlarının ya da oğullarının mutlu olması, evli olmasından daha az önemlidir. “Geri dönersen millet konuşur” korkusu, çocuğun psikolojisinden, kadının güvenliğinden, insanın ruh sağlığından bile daha büyük bir mesele haline gelir. Böyle bir yapıda evlilik korunmaz; yalnızca görüntü korunur. Yani aile bazen seni uçurumdan çekmez. Sadece düşerken daha sessiz düşmeni ister.

Bir diğer büyük sebep alışkanlıktır. İnsan zihni her zaman iyi olanı değil, tanıdık olanı seçer. Bu yüzden uzun süreli mutsuzluk bile bir süre sonra konfor alanı gibi hissedilebilir. Elbette gerçek konfor değildir; ama tanıdık acı, bilinmeyen ihtimalden daha yönetilebilir gelir. Kimin ne zaman bağıracağını bilirsin. Hangi konuda kavga çıkacağını bilirsin. Hangi sessizliğin ne anlama geldiğini bilirsin. Huzur yoktur ama harita vardır. İnsan bazen cehennemden çıkmaz çünkü en azından odaları ezbere biliyordur. Yeni bir hayat fikri özgürlük kadar belirsizlik de taşır. Yalnızlık, ekonomik mücadele, çevrenin tavrı, çocuğun düzeni, yeniden bir hayat kurma zahmeti... Bütün bunlar, berbat ama bilinen bir düzeni, bilinmeyen bir ihtimalden daha cazip gösterebilir.

Alışkanlık meselesi dışarıdan çok yanlış okunur. “Seviyor işte, o yüzden ayrılamıyor” derler. Hayır, sevgi ile alışkanlık aynı şey değildir. Bazı insanlar birbirine değil, rutine bağlıdır. Sabah o evde uyanmaya, o sesleri duymaya, aynı markete gitmeye, aynı koltukta oturmaya, aynı tatsızlığı tekrar etmeye alışmıştır. Bu, bağ değil; tekrar bağımlılığıdır. İnsan bazen kişiyi değil, senaryoyu bırakamaz. Çünkü senaryo ne kadar kötü olursa olsun, ezberlenmiştir. Hayatın en büyük dolandırıcılıklarından biri de budur: tanıdıklığı sevgi sanmak.

Bu yüzden dünyada bitmeyen evliliklerin önemli kısmı aslında çoktan bitmiştir. Hukuken sürüyordur, sosyolojik olarak taşınıyordur, ekonomik olarak mecburiyetten besleniyordur ama duygusal olarak sona ermiştir. İki insan aynı evde birbirinin tanığı gibi yaşar. Bazen oda arkadaşı gibi, bazen düşman gibi, bazen çocuk bakıcılığı ve fatura ortaklığı yapan iki görevli gibi. Ama dışarıya “çok şükür yuvamız var” diye sunulur. Yuva dedikleri şey bazen sadece sessizliğin düzgün dizildiği bir bekleme salonudur.

Burada çocuk meselesi de ayrı bir düğüm oluşturur. Pek çok evlilik, çocuk için sürdürülür. En azından öyle söylenir. Oysa çocuk, mutsuzluğu görünmez yapmaz; sadece daha karmaşık hale getirir. Sürekli gerilim, soğukluk, küçümseme, pasif agresyon, bağırış, sessiz düşmanlık içinde büyüyen çocuk için “anne babam ayrılmadı” bilgisi tek başına bir nimet değildir. Bazen çocuk için yapılan en büyük fedakârlık, aynı evde kalmak değil, çürümüş sistemi bitirmektir. Ama toplum buna da romantik süs verir: “çocuk için katlandı.” Türkiye’de katlanmak o kadar kutsandı ki, sanki psikolojik işkenceye dayanıklılık olimpik spor dalıymış gibi anlatılıyor.Bazı evlilikler sevgi bittiği için değil, kaçış maliyeti çok yükseldiği için sürer. İnsanlar birbirine değil, düzene zincirlenir. Aşk kaybolur, yerine muhasebe gelir. Arzu kaybolur, yerine mecburiyet gelir. Saygı kaybolur, yerine protokol gelir. Sonra toplum bu çöküşe “aile birliği” der. Birliğin varsa ne güzel. Sadece içeride kimsenin yaşamadığını fark etmiyorsun. Peki evlilik içinde sorunlar yaşayan ve bunları gözler önüne sermekten geri duran ve hatta gıkını çıkarmayan insanlar aynı toplumun insanları değil mi?

Türkiye’de evliliğin sürmesi çoğu zaman ilişkinin gücünü değil, ayrılmanın bedelini gösterir. O yüzden “yıllardır evliler” cümlesi tek başına bir başarı ölçütü değildir. Çünkü bazı uzun evlilikler dayanıklılık hikâyesi değil, uzun süreli yıpranma dosyasıdır. İnsanlar dışarıdan “ne güzel kırk yıl devirmişler” der. İçeride biri ruhunu 1998’de devirmiş olabilir. Ama bizim toplum ambalaja âşıktır. İçerik bozuksa da kurdeleyi düzeltir.

Sonuçta bitmeyen evliliklerin arkasında çoğu zaman büyük bir aşk değil, büyük bir sıkışmışlık vardır. Ekonomik bağımlılık, aile baskısı, toplumsal utanç, alışkanlık, çocuklar, yalnız kalma korkusu ve belirsizlik kaygısı bir araya gelince evlilik bir ilişki olmaktan çıkar; çıkılması zor bir kuruma dönüşür. Ve o kurum kendi ağırlığıyla insanın üstüne çöker. Bu yüzden bazı insanlar boşanmaz çünkü istemez değil, çünkü bedeli tek başına taşıyamaz. Bunu ahlaki bir zaaf gibi okumak kolaydır. Asıl zor olan, sistemi görmek ve şu cümleyi kabul etmektir: Bu ülkede bazı evlilikler ayakta durmaz. Sadece yıkılmasın diye iki taraftan da elde tutulur. Ortada bina değil, enkaz vardır; herkes sırf mahalle ürkmesin diye enkazın üstüne dantel örtmüştür.

Ve belki de en rahatsız edici gerçek şudur: toplum, bitmiş evliliklerden korkmaz. Boşanmış insanlardan korkar. Çünkü boşanma, yıllarca kutsanan birçok yalanın fişini çeker. “Yeterince sabredersen düzelir” yalanının, “çocuk olunca toparlanır” yalanının, “aile her şeydir” yalanının, “evlilik insanı olgunlaştırır” yalanının. O yüzden sistem bitmiş evliliği sever; çünkü sessizdir. Boşanmayı sevmez; çünkü konuşur.

Türkiye’de bazı evlilikler gerçekten bitmez.

Çünkü bitmesine izin verilmez.

Sadece sürünür.

Peki... İnsanlar mı mutlu olacaktı yoksa kurumlar mı?

Kaynakça

  • Deniz Kandiyoti (1988). Bargaining with Patriarchy. Gender & Society, 2(3), 274–290.
  • TÜİK (2024). Evlenme ve Boşanma İstatistikleri.
  • OECD (2023). Gender Inequality and Economic Dependency Reports.
  • Pierre Bourdieu (1990). The Logic of Practice. Stanford University Press.
  • Arlie Russell Hochschild (1989). The Second Shift: Working Families and the Revolution at Home. Viking.
  • Anthony Giddens (1992). The Transformation of Intimacy: Sexuality, Love and Eroticism in Modern Societies. Stanford University Press.
  • Zygmunt Bauman (2003). Liquid Love: On the Frailty of Human Bonds. Polity Press.
  • Eva Illouz (2007). Consuming the Romantic Utopia: Love and the Cultural Contradictions of Capitalism. University of California Press.
  • Amartya Sen (1990). Gender and Cooperative Conflicts. In Persistent Inequalities. Oxford University Press.
  • Judith Butler (2004). Undoing Gender. Routledge.
  • Urie Bronfenbrenner (1979). The Ecology of Human Development. Harvard University Press.
  • John Bowlby (1969). Attachment and Loss: Vol. 1. Attachment. Basic Books.
  • Mary Ainsworth (1978). Patterns of Attachment. Erlbaum.
  • Daniel Kahneman & Amos Tversky (1979). Prospect Theory: An Analysis of Decision under Risk. Econometrica.
  • World Bank (2022). Women, Business and the Law Report.
  • UN Women (2021). Progress of the World’s Women Report.
  • Andrew J. Cherlin (2004). The Deinstitutionalization of American Marriage. Journal of Marriage and Family.
  • Scott M. Stanley & Howard J. Markman (1992). Assessing Commitment in Personal Relationships. Journal of Marriage and Family.
  • Sara McLanahan & Gary Sandefur (1994). Growing Up with a Single Parent. Harvard University Press.

Devamını oku

Herkes Bilinebilir Olduğunda Kimse Konuşmaz

Herkes Bilinebilir Olduğunda Kimse Konuşmaz

Modern devletler için en cazip araçlardan biri gözetim değildir; gözetimin mümkün olduğu bilgisidir. Sosyal medyada kimlik doğrulama tartışmaları bu yüzden teknik bir mesele değil, doğrudan güç mimarisi meselesidir. Bir kullanıcıyı anlık olarak izlemek pahalı, zor ve çoğu zaman gereksizdir. Buna karşılık, o kullanıcının gerektiğinde kimliğinin açığa çıkarılabileceğini bilmesi çok daha

Daphne Emiroğlu tarafından
Dijital Delilin Anatomisi: Görüntü ile Gerçek Arasında

Dijital Delilin Anatomisi: Görüntü ile Gerçek Arasında

Onlar TV’nin yayınında bir dava dosyasına ait bazı ekran görüntüleri paylaşıldı. Kaynağı belirsiz bir telefonun içinden çıkan görüntüler. Kimin bıraktığı bilinmeyen bir telefon. Yani delil, daha baştan zinciri kırık şekilde ortaya çıkmış. Telefonu kim bıraktı? Bu önemli. Ama anladığım kadarıyla bu bilgiye ulaşılamamış. Son yılların en meşhur materyali bunlar:

Daphne Emiroğlu tarafından