Lafın Değil Zihnin Peşinde

Paylaş
Lafın Değil Zihnin Peşinde

Daha önce Gökhan Günaydın’ın nasıl konuştuğunu yazmıştım. O kadar çok dinledim ki sevdiğin için bıkmadan defalarca dinlediğin şarkı gibi oldu. Artık elini, kolunu nerede kaldıracak bilmiyorum. Boş zamanlarınızda ne dinlersiniz: "Gökhan Günaydın"

Gökhan Günaydın: Önce Bilgi, Sonra Cümle
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde iyi konuşan siyasetçi az değil. Yüksek sesle konuşan ise hiç az değil. Fakat ikisi aynı şey değil. Şimdi size Gökhan Günaydın Fan Club’tan yazıyorum. Bir konuşmayı güçlü yapan şey sesin desibeli, kürsüye vurulan elin şiddeti ya da karşı sıradan kaç kişinin ayağa kalktığı değil.

Günaydın canım, Türkiye'deyiz. Milletvekili dinlemek günlük bir rutin artık.

Aslında benim ilgimi çeken konuşması değil. Konuşma ilgimi çeken şeyin çıktısı sadece. “Bir dakika, adam niye böyle konuşuyor?” diye dinlemiştim. Daha önceki yazıda anlattığım şey nasıl konuştuğu idi. Herkesi aynı şeylere dikkat ederek dinlerim.

Hepimiz gibi konuşmadan hemen önce kafasının içinde bir şeyler olup bitiyor. Bazı insanlarda da biraz güzel olup bitiyor gibi görünüyor.

Laf sokmak zor değil. Meclis salonu bu konuda son derece zengin bir insan kaynağına sahip. Birbirine laf atan, bağıran, masaya vuran, “siz önce kendinize bakın” diyerek meseleyi karşı sıraya postalayan insan konusunda herhangi bir arz sıkıntımız yok. Şükürler olsun.

Zor olan başka.

Biri siz konuşurken araya girdiğinde onu dinlemek, ne söylediğini anlamak, cevabını hazırlamak, vereceğiniz cevabın kendi argümanınızı bozup bozmayacağını hesaplamak, üç dakika önce verdiğiniz rakamı akılda tutmak, gerekiyorsa başka bir bilgi alanından veri çağırmak ve bütün bunların sonunda kaldığınız cümleye geri dönmek.

İşte orada hitabet bitiyor. Biliş başlıyor. Gökhan Günaydın’ı izlerken benim esas baktığım yer biraz burası. Şimdi zihni kanlı canlı bir insan üzerinden izleyelim.

Zihnin RAM'i

Psikolojide çalışma belleği diye bir kavram var. Kabaca beynin RAM’i.

Bir bilgiyi yalnızca hatırlamanızı değil, onu kısa süre boyunca zihninizde tutarken üzerinde işlem yapmanızı sağlıyor.

Alan Baddeley ve Graham Hitch’in geliştirdiği çalışma belleği modelinde bu sistem tek parça bir depo değil. Sözel bilgiyi geçici olarak tutan bir bölüm, görsel-mekânsal bilgiyi işleyen başka bir bölüm ve bunların üzerinde dikkat dağılımını yöneten bir merkezî yürütücü var. Yani mesele yalnızca “hatırlamak” değil; zihindeki kaynakların aynı anda nereye ayrılacağını yönetmek.

Mesela size bir telefon numarası söyledim. On saniye aklınızda tuttunuz. Güzel. Ama şimdi aynı anda o numarayı aklınızda tutun, biriyle tartışın, önünüzdeki belgeyi okuyun, karşı tarafın verdiği rakamın yanlış olduğunu fark edin ve üç cümle sonra numarayı tekrar söyleyin. Telefon numarası artık mesele değil. Mesele zihinsel trafik.

Parlamenter tartışma bunun çok sert bir örneği. Hazırlanmış bir metni okumuyorsunuz yalnızca. Sürekli yeni uyaran geliyor. Bir milletvekili laf atıyor. Başkan süreyi hatırlatıyor. Başka biri rakam söylüyor. Siz hem kendi konuşmanızı korumak hem de yeni bilgiyi işlemek zorundasınız.

Bilişsel yük kuramı açısından bakıldığında da tam burada iş zorlaşıyor. John Sweller’ın çalışmalarında vurgulandığı gibi çalışma belleğinin kapasitesi sınırsız değil. Aynı anda çok fazla bilgi, müdahale ve görev zihinsel sisteme yüklendiğinde performans düşebiliyor. Yani Meclis’te mesele yalnızca ne bildiğiniz değil; sınırlı bilişsel kapasiteyi o anda nasıl dağıttığınız.

Günaydın’ın konuşmalarındaki dikkat çekici özelliklerden biri, araya girildiğinde çoğu zaman tartışmaya cevap verip sonra ana hatta dönebilmesi. Bu küçük bir şeymiş gibi görünebilir. Değil. Çünkü insan zihni dağılıyor.

Ben mutfağa su almaya gidip neden mutfağa geldiğimi unutuyorum. Adam Meclis’te üç kişiyle tartışıp beş dakika önce söylediği bütçe rakamına geri dönüyor. Burada bir haksız rekabet var.

Ancak birisini çok izleyip dinleyince onun da minik duygu çıkışlarını hop diye kaçan kelimelerden, gülümseme-alay arasında kalmış dudak hareketinden yakalıyorsunuz. Eh, makine değiliz. İyi ki de değiliz.

Her şeye cevap vermemek de zekânın parçası

Bir başka mesele inhibisyon, yani ketleme. Kelime kulağa biraz kabızlık problemi gibi geliyor ama bilişsel psikolojinin temel kavramlarından biri. En basit haliyle, zihnin ilk dürtüyü bastırabilme kapasitesi. Gökhan Günaydın’ın bu bastırma işlemini, eğer yakın çekimse, bakışlarından anlayabilirsiniz. Delilim gözlemim ama yemin edebilirim.

Akira Miyake ve arkadaşlarının yürütücü işlevler üzerine klasikleşen çalışmalarında da inhibisyon, bilişsel esneklik ve çalışma belleğindeki bilgiyi güncelleme birbirinden ayrılabilen ama birlikte çalışan temel süreçler olarak ele alınıyor. Yani “kendini tutabilmek” karakter terbiyesinden ibaret değil; doğrudan bilişsel kontrolün parçası.

Birisi size laf attığında aklınıza gelen ilk cevabı vermemek. Bir argümanın içindeki en sinir bozucu cümleye takılmayıp asıl meseleye dönmek. Her topa koşmamak. Bu siyasette özellikle önemli çünkü parlamenter tartışmanın ciddi bir bölümü rakibinizi kendi gündeminizden çıkarıp başka yere çekmeye dayanıyor. Okulda münazara takımı kursak Gökhan Günaydın’ı benim takıma alırdım. Yanına da Fran Lebowitz ve Eminem’i koyardım. Bu başka bir yazı konusu. Iris Apfel de bizim takımda olurdu. Demokrasi geri gelirdi arkadaşlar! Dördüyle ilgili yazı yazıyorum daha bitmedi.

Neyse...

Bir milletvekili size ekonomi soruyor, siz “ama siz de 1997’de...” diye başlıyorsunuz. Geçmiş olsun. Konu artık ekonomi değil. Günaydın’ın iyi performans gösterdiği tartışmalarda yaptığı şeylerden biri, hangi müdahaleye cevap verip hangisini bırakacağını seçebilmesi. Elbette o da polemiğe giriyor. Polemiğe girmeyen bizden değildir. :) Hatta zaman zaman gayet memnun olarak giriyor. Ama mesele polemik yapmamak değil. Mesele polemik bittikten sonra eve dönebilmek. Siyasette bilişsel kontrol biraz da budur.

Beynin vites kutusu

Bir de bilişsel esneklik var. Executive functions, yani yürütücü işlevler dediğimiz sistemin ana parçalarından biri. Bir problem çözme stratejisi işe yaramıyorsa diğerine geçebilmek, farklı bilgi alanları arasında hareket edebilmek, yeni bilgi geldiğinde zihinsel modeli güncelleyebilmek.

Miyake’nin sınıflandırmasındaki shifting, yani zihinsel setler arasında geçiş yapabilme kapasitesi de tam olarak bununla ilgili. Aynı zihinsel çerçevede takılı kalmamak, görev değiştiğinde zihinsel vitesi de değiştirebilmek.

Türkçesi şu: Tek bildiğiniz çekiçse her şeyi çivi sanmamak.

Siyasette bunun örneğini çok görüyoruz. Bazı insanlar hangi soru sorulursa sorulsun aynı beş cümleyi söylüyor.

Ekonomi?

Aynı cevap.

Dış politika?

Aynı cevap.

Patates fiyatı?

Biraz zorlayınca yine aynı cevap.

Bu ideolojik tutarlılık değil. Bazen yalnızca repertuvar darlığı.

Günaydın’ın konuşmalarında ise hukuk, ekonomi, tarım, kamu yönetimi gibi farklı bilgi alanlarının tartışmanın ihtiyacına göre devreye girdiğini görüyorsunuz. Önceki yazıda buna “bilgiyi sergilemiyor, kullanıyor” demiştim.

Aslında bilişsel açıdan bunun başka bir karşılığı daha var: bilgiyi bağlama göre aktive edebilmek. Bilişsel psikolojide bilgi çağırma süreçlerinin başarısı, yalnızca bellekte ne kadar içerik bulunduğuyla değil, doğru ipucunun doğru bilgi ağını harekete geçirip geçiremediğiyle de ilgili. Yani beyin bir arşivden çok, bağlantılar üzerinden çalışan bir ağ gibi davranıyor. Çünkü bilgi sahibi olmakla doğru bilgiyi doğru anda çağırmak aynı şey değil.

Hani biriyle tartıştınız, gece yatakta tavana bakıp “Ah be, keşke şunu söyleseydim!” dediğiniz an var ya, işte o! Çağıramadığınız o bilgiye ağıt yakarsınız.

Hepimizin beyninde muazzam miktarda gereksiz bilgi var.

Ben 2000’lerde yayınlanan bir dizinin jenerik müziğini hatırlayabiliyorum ama geçen hafta nereye para ödediğimi bilmiyorum. Beyin böyle terbiyesiz bir organ.

Mesele ne kadar şey bildiğiniz değil. İhtiyacınız olduğunda hangisini masaya getirebildiğiniz.

Karşı taraf daha konuşmadan onun kafasına girmek

Önceki yazıda prolepsisten bahsetmiştim. Rakibin muhtemel itirazını önceden dile getirmek. Retorikte bunun teknik bir adı var ama bilişsel tarafta daha ilginç bir yere bağlanıyor: perspektif alma ve karşı tarafın zihinsel modelini kurabilme.

Bilişsel bilimde buna yakın süreçler çoğu zaman zihin kuramı ve perspektif alma başlıkları altında inceleniyor: başka birinin ne bildiğini, neye inandığını ya da ne söylemesinin muhtemel olduğunu kendi zihinsel durumumuzdan ayırarak modelleyebilmek.

Bir tartışmada yalnızca kendi argümanınızı bilmeniz yetmez.

Karşı taraf ne söyleyecek?

Hangi veriye yaslanacak?

Nerede itiraz edecek?

Hangi cümleyi kabul edip hangisini reddedecek?

Bunları tahmin edebildiğiniz ölçüde tartışmayı bir hamle ileriden oynarsınız.

Burada satranç benzetmesi yapmayacağım çünkü Türkiye’de son yıllarda her siyasi hamleye “satranç” denildiği için oyunun itibarı yeterince zedelendi.

Ama mekanizma benzer. Rakibinizin mevcut hamlesine değil, olası sonraki hamlesine göre düşünüyorsunuz.

Günaydın’ın veri üzerinden yürüyen tartışmalarda yaptığı şeylerden biri bu. Karşı tarafın hangi başarı göstergesini öne süreceğini tahmin ediyor, o göstergenin gelmesini beklemiyor; tartışmanın içine kendisi alıyor. Bu yüzden karşı taraf bazen cevap verdiğini düşünürken aslında çoktan kurulmuş bir çerçevenin içinde cevap veriyor.

İyi münazaranın en sinsice taraflarından biridir bu. Kapıyı siz açarsınız. Rakibiniz kendi isteğiyle içeri girer. Hatta bazen o giremeden siz kapıyı da kapatabilirsiniz.

“Hangi tarihten hangi tarihe?”

Mesela Meclis’te veri tartışılırken bazen çok basit görünen bir soru gelir:

“Hangi tarihten hangi tarihe?”

Bu sorunun güzelliği şu: cevap vermiyor.

Önce verinin yapısını sorguluyor.

Bir sayı tek başına bilgi değildir.

Başlangıç noktası nedir?

Karşılaştırma dönemi nedir?

Nominal mi reel mi?

Toplam mı kişi başı mı?

Oran mı mutlak sayı mı?

Bu tür sorular aynı zamanda sayısal muhakeme ve referans çerçevesi kontrolü ile ilgili. Bir oranı bağlamından koparmadan değerlendirebilmek için zihnin yalnızca rakama değil, o rakamın paydasına, başlangıç noktasına ve karşılaştırma koşullarına da dikkat etmesi gerekiyor. Siyasette “yüzde 78 arttı” diye bir cümle duyduğunuzda insan beyninin doğal eğilimi yüzde 78 kısmına yapışmaktır.

Büyük rakam.

Güzel rakam.

Sahne ışığını sever.

Analitik düşünce ise başka bir şey sorar:

“Neye göre?”

2 Nisan 2026’daki bir Genel Kurul tartışmasında Günaydın’ın büyükbaş hayvan varlığına ilişkin verilen bir yüzde karşısında doğrudan “Hangi tarihten hangi tarihe?” diye sorması bu tür bir refleksin açık örneği. Çünkü oranı tartışmadan önce karşılaştırmanın referansını sorguluyor. Bu, akademide son derece sıradan bir davranıştır. Siyasette ise neredeyse özel efekt. Akademiden gelen disiplini siyasete monte etmiş görünüyor.

Metabiliş: İnsan kendi kafasını da kontrol etmeli

Bir başka kavram metabiliş. Kendi düşünme süreciniz hakkında düşünebilme yeteneği.

John Flavell’in metabiliş kavramını psikoloji literatürüne yerleştirirken tarif ettiği alan da tam olarak burası: kişinin kendi bilişsel süreçleri hakkında bilgi sahibi olması ve gerektiğinde onları izleyip düzenleyebilmesi.

Ne biliyorum?

Neyi bilmiyorum?

Bu bilgiden ne kadar eminim?

Bu iddiamı ne doğrular?

Ne yanlışlar?

İnsan zihni kendisine karşı son derece cömerttir. Kendi kanaatlerimizi genellikle delil sanıyoruz.

“Ben böyle düşünüyorum.”

Muhteşem. Beynimiz toplantı yapmış, oybirliğiyle karar almış. Fakat analitik düşünmede bir noktada insanın kendi iddiasından geri çekilip ona dışarıdan bakabilmesi gerekiyor.

İlk yazıda Günaydın’ın “bana inanmayın, tutanaklara bakın” tarzındaki yaklaşımını bu nedenle önemli bulmuştum. Çünkü otoriteyi kişinin kendisinden alıp doğrulanabilir bilgiye taşıyor. Bu aynı zamanda epistemik bir tavırdır.

“Ben söyledim, doğrudur” yerine:

“Kaynak burada. Kontrol et.”

Bilimsel düşüncenin de temel ahlakı aşağı yukarı budur.

Bilim insanı “bana güven” demez.

En azından dememesi gerekir.

Yöntemi gösterir.

Veriyi gösterir.

Sonra başka biri gelip canına okuyabilir.

Bilimin güzelliği biraz da budur.

Sakin olmak karakter değil, bazen işlem kapasitesidir

Günaydın’ın tartışmalardaki sakinliğinden de bahsetmiştim. Burada yalnızca “soğukkanlı adam” meselesi yok.

Yoğun duygusal uyarılma arttığında bilişsel performansın bazı bileşenleri zorlanabilir. Dikkat daralabilir, çalışma belleğinin kapasitesi düşebilir, kişi ilk dürtüsel tepkiye daha kolay kayabilir.

Bu ilişki psikoloji literatüründe stres, uyarılma ve yürütücü işlevler üzerinden uzun zamandır inceleniyor. Özellikle yoğun stres altında prefrontal korteksin yürütücü kontrol işlevlerinin zayıflayabildiğini gösteren çalışmalar, “sakin kalmanın” yalnızca mizaç değil, bilişsel performans meselesi de olabileceğini düşündürüyor.

Yani siyasi tartışmada sakin kalmak yalnızca güzel görünmek değildir. İşlem kapasitesini korumaktır. Tabii “sakin olun” diyerek karşı tarafı daha fazla sinirlendirmenin ayrıca küçük bir şeytani zevki vardır.

Onu psikoloji literatürüne sokmayacağım. Henüz.

Bilgi ile zekâ aynı şey değil

Burada önemli bir ayrım yapmak lazım. Çok diploma, çok bilgi ya da kuvvetli hafıza otomatik olarak iyi muhakeme üretmez. Zekânın tek bir düğmesi yok. Çalışma belleği var. Bilişsel esneklik var. İnhibisyon var. İşlem hızı var. Sözel akıl yürütme var. Uzun süreli bellekten bilgi çağırma var. Bunların birbirleriyle koordinasyonu var.

Çağdaş bilişsel psikolojinin de önemli noktalarından biri bu: karmaşık zihinsel performansı tek bir yetenekle açıklamak çoğu zaman yetersiz. Özellikle yürütücü işlevler, farklı bilişsel bileşenlerin birlikte ve duruma göre koordine edilmesini gerektiriyor. Bir insan ansiklopedi gibi bilgi taşıyabilir ve tartışmada o bilgiyi hiçbir işe yaramayacak şekilde kullanabilir. Başka biri daha az bilgi bilir ama elindeki malzemeyi çok daha iyi örgütler.

Günaydın örneğinde dikkatimi çeken şey bilgi miktarından ziyade bu örgütleme kapasitesi. Bir bilgi geliyor. Başka bilgiyle bağlanıyor. Bir karşı argüman öngörülüyor. Gereksiz uyaran bastırılıyor. Cümle kuruluyor. Sonra karşıdan laf geliyor. Sistem tekrar hesap yapıyor. Biz dışarıdan yalnızca son ürünü duyuyoruz: Cümleyi. Oysa cümlenin arkasında küçük bir trafik kontrol merkezi çalışıyor.

Parlamento aslında müthiş bir biliş testi

Bu nedenle Meclis konuşmalarını yalnızca siyasi içerik açısından izlemek bazen eksik geliyor bana. Orası aynı zamanda insanların zihinlerini stres altında gördüğümüz nadir yerlerden biri. Metin hazırken herkes iyi görünebilir. Danışman yazmıştır. Editör düzeltmiştir. Rakam önünüze konmuştur. Hatta bazen dünyanın en muhteşem metni elinizde olabilir. Asıl ilginç bölüm plan bozulduğunda başlar. Nakış gibi işlediğim, susma sürelerini bile işaretlediğim metinlerin tuhaf şeylere dönüştüğünü çok gördüm ben.

Sözünüz kesildiğinde. Yanlış bir veri söylendiğinde. Karşı taraf beklemediğiniz yerden geldiğinde. Başkan “tamamlayın” dediğinde. Mikrofon kapanmak üzereyken. Çünkü o anda sahnede yalnızca siyasi görüşünüz yoktur. Çalışma belleğiniz vardır. Dikkatiniz vardır. İnhibisyonunuz vardır. Bilgi ağınız vardır. Bilişsel esnekliğiniz vardır.

Miyake’nin yürütücü işlevler modeliyle Baddeley’nin çalışma belleği modelini yan yana koyduğunuzda burada ortaya çıkan tablo daha da belirginleşiyor: zihnin bir yandan bilgiyi aktif tutması, bir yandan gereksiz tepkiyi bastırması, bir yandan da değişen koşullara göre zihinsel set değiştirmesi gerekiyor.

Ve bazen hepsinin ortasında çok kuvvetli bir “sen önce kendine bak” dürtüsü vardır. İnsan olmak kolay değil. Sanki kedi olmak çok kolay, bu da ayrı bir konu.

Cümleden önceki yer

Gökhan Günaydın’ı dinlerken benim merak ettiğim yer bu yüzden artık cümle değil. Cümleden hemen önceki yer. Bilginin çağrıldığı, gereksiz bilginin susturulduğu, karşı tarafın muhtemel cevabının hesaplandığı, ana argümanın zihinde tutulduğu ve bütün bunların birkaç saniye içinde dile çevrildiği o kısa alan.

Belki iyi siyasi hitabet dediğimiz şeyin önemli bölümü de burada yatıyor. Güzel konuşmakta değil. Düşünceyi konuşma hızında organize edebilmekte. Çünkü mikrofona çıkınca herkesin sesi duyuluyor. Zihni her zaman değil.

Belki benim bu konuya bu kadar takılmamın nedeni de bu. Bir insan konuşurken yalnızca ne söylediğini dinlemiyorum; zihninin nasıl çalıştığını da izliyorum. Hangi bilgiyi nereden çektiğini, iki uzak şey arasında nasıl bağlantı kurduğunu, nerede durduğunu, neyi bilerek cevaplamadığını, bir müdahaleden sonra düşünce hattını kaybedip kaybetmediğini fark ediyorum. Çünkü benim merakım çoğu zaman sonuca değil, mekanizmaya gidiyor. Bir cümlenin kendisinden çok o cümleyi mümkün kılan zihinsel mimari ilgimi çekiyor. Belki bu yüzden bazı insanların söylediklerini hatırlarken bazılarında düşünme biçimini hatırlıyorum. Gökhan Günaydın’da da beni tutan şey sanırım tam olarak bu: söylediği her şeye katılmak ya da onu siyasi olarak değerlendirmek değil; zihnin çalışırken görünür hâle geldiği o nadir anları seyretmek. Çoğumuz konuşurken düşüncemizi gösteriyoruz. Bazı insanlarda ise düşünmenin kendisini görüyorsunuz. Benim gözüm de galiba hep oraya gidiyor. Ve bazı insanlarda da sık sık “düşünmemenin kendisini”… Hele ki son günlerde...

Kaynakça

Arnsten, A. F. T. (2009). “Stress signalling pathways that impair prefrontal cortex structure and function.” Nature Reviews Neuroscience, 10, 410–422.
doi: 10.1038/nrn2648

Baddeley, A. D. & Hitch, G. (1974). “Working Memory.” Psychology of Learning and Motivation, 8, 47–89.
doi: 10.1016/S0079-7421(08)60452-1

Flavell, J. H. (1979). “Metacognition and cognitive monitoring: A new area of cognitive-developmental inquiry.” American Psychologist, 34(10), 906–911.
doi: 10.1037/0003-066X.34.10.906

Miyake, A., Friedman, N. P., Emerson, M. J., Witzki, A. H., Howerter, A. & Wager, T. D. (2000). “The unity and diversity of executive functions and their contributions to complex ‘frontal lobe’ tasks: A latent variable analysis.” Cognitive Psychology, 41(1), 49–100.
doi: 10.1006/cogp.1999.0734

Sweller, J. (1988). “Cognitive Load During Problem Solving: Effects on Learning.” Cognitive Science, 12(2), 257–285.
doi: 10.1207/s15516709cog1202_4

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2 Nisan 2026). TBMM Genel Kurul Tutanağı, 28. Dönem, 4. Yasama Yılı, 77. Birleşim.Gökhan Günaydın ile Leyla Şahin Usta arasındaki büyükbaş hayvan varlığına ilişkin tartışma.

Devamını oku

Refahtan Rızaya: Zorlanan Siyasi Hikâye

Refahtan Rızaya: Zorlanan Siyasi Hikâye

AKP’nin uzun yıllar boyunca aldığı toplumsal desteği yalnızca muhafazakârlıkla, kimlik siyasetiyle ya da kutuplaşmayla açıklamak bana hiçbir zaman yeterli gelmedi. Çünkü insanlar sadece fikirleri yüzünden iktidarlara bağlanmazlar. İnsan sevgilisine bağlanamıyor çağımızda. İnsanlar bazen hayatları değiştiği için bağlanırlar. Bazen de hayatlarının devamının o iktidara bağlı olduğuna inanmaya başladıkları için. İkisi

Daphne Emiroğlu tarafından
Milletin Adamları

Milletin Adamları

Türkiye’de siyasetin tuhaf bir sınıfsal dönüşümü var. İktidar yirmi yılı aşkın süredir kendisini “milletin içinden gelenlerin” hareketi olarak anlatıyor. Fakat bugün iktidarın üst katlarına baktığınızda karşınıza giderek başka bir görüntü çıkıyor: iyi eğitimli çocuklar, yurtdışı diplomaları, kamuda üst düzey görevler, yönetim kurulları, büyükelçilikler, bakanlıklar, bakan yardımcılıkları, kamu şirketleri ve

Daphne Emiroğlu tarafından