Milletin Adamları
Türkiye’de siyasetin tuhaf bir sınıfsal dönüşümü var.
İktidar yirmi yılı aşkın süredir kendisini “milletin içinden gelenlerin” hareketi olarak anlatıyor. Fakat bugün iktidarın üst katlarına baktığınızda karşınıza giderek başka bir görüntü çıkıyor: iyi eğitimli çocuklar, yurtdışı diplomaları, kamuda üst düzey görevler, yönetim kurulları, büyükelçilikler, bakanlıklar, bakan yardımcılıkları, kamu şirketleri ve bunların çevresinde oluşan aile ağları.
Mesele zengin olmak değil.
İnsanların zengin olması suç değil. İyi eğitim alması da değil. Kardeşlerin başarılı olması hiç değil.
Mesele şu:
Bir ülkede devlet ile belirli ailelerin yükselişi arasındaki mesafe giderek kapanıyorsa, artık yalnızca insanların başarı hikâyelerini değil, sistemin nasıl çalıştığını konuşmak gerekir.
Fatma Betül Sayan Kaya’nın ailesi bu tartışmayı yapmak için ilginç örneklerden biri.
Kaya bugün AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sosyal Politikalar Başkanı. Daha önce milletvekilliği ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yaptı. AK Parti’nin kendi biyografisine göre siyasi kariyeri İstanbul teşkilatından başladı; Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanlığını yaptı, parti yönetiminde yükseldi, ardından milletvekili ve bakan oldu.
Buraya kadar olağan bir siyasi kariyer denilebilir.
Fakat aile fotoğrafını biraz genişletelim.
Kardeşi Ömer Fatih Sayan uzun yıllar üst düzey kamu görevlerinde bulundu; Ulaştırma ve Altyapı Bakan Yardımcılığı yaptı. Temmuz 2026’da Cumhurbaşkanı kararıyla Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu üyeliğine atandı ve bugün EPDK kurul üyesi. Diğer kardeşi Ayşe Hilal Sayan Koytak’ın kariyeri de devletin en üst kademelerinden geçiyor. Dış politika danışmanlığı ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı yaptı; 2017-2022 arasında Kuveyt Büyükelçisi oldu. Dışişleri Bakanlığı’nda genel müdürlük görevlerinin ardından 2024’te Bahreyn Büyükelçiliğine atandı ve halen bu görevde. Bunlar muhalefetin iddiası değil; Dışişleri Bakanlığı'nın resmi özgeçmişinde yer alan bilgiler.
Bir başka kardeş, Nazmiye Sümeyye Sayan ise geçmişte belediye siyasetinde yer aldı. Fatih Belediyesi’nin resmi kayıtlarında kendisini belediye meclis üyesi ve çeşitli komisyonların üyesi olarak görmek mümkün.
Daha tartışmalı bölüm bundan sonra başlıyor.
Cumhuriyet’in 2017’de yayımladığı haberde, Nazmiye Sümeyye Sayan’ın sahibi olduğu danışmanlık şirketinin, belediye meclis üyeliği döneminde Gaziosmanpaşa Belediyesi’nden üç ihale aldığı öne sürüldü. Konu siyasi tartışmaya ve suç duyurusuna kadar gitti. Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: haberlerde ileri sürülen iddialar ile kesinleşmiş bir yargı hükmü aynı şey değildir. Fakat olayın kendisi, siyasette çıkar çatışmasının neden yalnızca “yasal mı, yasak mı?” sorusuyla tartışılamayacağını gösteriyor.
Fatma Betül Sayan Kaya’nın kendi geçmişinde de benzer bir kamu kaynağı tartışması bulunuyor.
Basına yansıyan İBB kayıtlarına göre Kaya, 2008’de İBB iştiraki İSBAK’ta mühendis olarak işe başladıktan kısa süre sonra yüksek lisans için ABD’ye gönderildi. İSBAK tarafından eğitim kapsamında toplam 85 bin 791 dolar ve ayrıca 20 bin 289 TL ödeme yapıldığı bildirildi. Konu daha sonra İBB Teftiş Kurulu incelemelerine ve hukuki süreçlere taşındı. Haberlerde ilgili dosyalarda takipsizlik kararları çıktığı da aktarıldı. Kaya ise hakkındaki bazı yayınların kişilik haklarını ihlal ettiğini savunarak mahkemeye başvurdu; 2024’te çok sayıda içeriğe erişim engeli getirildi.
Şimdi bütün bunları yan yana koyunca kolay cevap şudur:
“Demek ki torpil.”
Ama aslında kolay cevap, meseleyi küçültüyor.
Çünkü Türkiye’nin sorunu tek tek insanların hangi makama nasıl geldiğinden daha büyük.
Sorun, siyasi iktidarın zaman içinde kendi elit sınıfını üretebilmesi.
Siyaset bilimi açısından bu şaşırtıcı değildir. Uzun süre iktidarda kalan yapılarda yalnızca siyasi kadrolar oluşmaz. Bürokratik, ekonomik ve sosyal ağlar da oluşur. Devletle temas kurabilme kapasitesi başlı başına bir sermayeye dönüşür.
Bir insanın parası vardır: ekonomik sermaye.
Diploması, mesleği, bilgisi vardır: kültürel sermaye.
Çevresi vardır: sosyal sermaye.
Bir de iktidara erişimi vardır.
İşte uzun süreli iktidarlarda en değerli sermayelerden biri giderek bu sonuncusu olur: devlete erişim sermayesi.
İhale nerede açılacak?
Hangi kurum büyüyecek?
Hangi yönetim kurulu oluşacak?
Hangi büyükelçilik boşalacak?
Hangi kamu şirketine yönetici atanacak?
Hangi bürokratik pozisyon önem kazanacak?
Devlet mekanizmasına yakın çevrelerin bütün bu alanlarda sıradan yurttaştan çok daha büyük bir bilgi ve ilişki avantajına sahip olabileceği açıktır. Bu nedenle nepotizm yalnızca “birinin akrabasını işe sokması” değildir. Modern nepotizm bundan çok daha rafinedir. Kimsenin telefonda “kuzenimi alın” demesine gerek kalmaz. Aynı çevrelerde yetişen insanlar aynı okullara, kurumlara, danışmanlıklara, şirketlere, parti teşkilatlarına ve bürokratik pozisyonlara dolaşmaya başladığında ayrıcalık zaten kendisini yeniden üretir.
Bir süre sonra sistemdeki herkes son derece nitelikli bile olabilir. Mesele de tam burada ilginçleşir. Çünkü soru artık “Bu insan yeterli mi?” değildir.
Soru şudur: Neden yeterli insanların bu kadar büyük bölümü sürekli aynı siyasi ve ailevi ağların içinden çıkıyor?
Ve daha önemli soru:
Neden Türkiye’de siyasetçinin servetini şeffaf biçimde izlemek bu kadar zor?
Türkiye’de milletvekilleri mal bildirimi yapmak zorunda. Fakat bu bildirimler kamunun incelemesine açık değil ve bildirimlerin doğruluğunu bağımsız biçimde kontrol eden kapsamlı bir kamu mekanizması bulunmuyor. Avrupa Konseyi’nin yolsuzlukla mücadele organı GRECO, milletvekillerinin mal bildirimlerinin doğrulanması ve içeriklerinin kamuya açıklanması yönünde Türkiye’ye tavsiyelerde bulundu. Transparency International Türkiye de mevcut sistemde kamuya açıklık ve denetim açığı bulunduğunu belirtiyor.
Dolayısıyla aslında “AKP elitleri neden hep zengin?” sorusundan önce gelmesi gereken daha rahatsız edici bir soru var: Ne kadar zengin olduklarını neden bilmiyoruz? Bir demokraside vatandaşın siyasetçiye “Mal varlığın nedir, göreve geldiğinde neydi, bugün ne?” diye sorabilmesi skandal değildir. Tam tersine demokrasinin muhasebesidir. Üstelik mesele yalnızca şahsi mal varlıkları değil. Avrupa Komisyonu'nun 2025 Türkiye raporu, çıkar çatışmaları, mal bildirimleri ve siyasi finansal denetim çerçevesindeki eksikliklere dikkat çekiyor. Aynı raporda Türkiye’de bağımsız ve sürekli çalışan bir yolsuzluk önleme kurumunun bulunmadığı da belirtiliyor.
Kamu ihaleleri de aynı tartışmanın başka bir yüzü.
Türkiye’nin kamu ihale mevzuatındaki istisnaların genişliği yıllardır uluslararası raporlarda eleştiriliyor. Avrupa Birliği, daha önce Türkiye’ye pazarlık usulünün aşırı kullanımından kaçınması, rekabeti ve şeffaflığı artırması ve kapsamlı istisnaları azaltması yönünde çağrıda bulundu. Transparency International’ın güncel değerlendirmesi de kamu ihale sistemindeki istisnaların halen önemli bir sorun olduğunu belirtiyor.
Böyle bir sistemde siyaset ile ekonomik güç arasındaki ilişkiyi yalnızca “kim para çaldı?” sorusuyla anlayamazsınız.
Çünkü patrimonyal sistemlerin daha sofistike versiyonlarında para bavulla taşınmak zorunda değildir.
Avantaj bazen bir ihaledir.
Bazen bir atamadır.
Bazen bir yönetim kurulu koltuğudur.
Bazen kamunun finanse ettiği bir eğitimdir.
Bazen insanların hayatları boyunca ulaşamayacağı bir ilişki ağıdır.
Bazen de ailenizin telefon rehberidir.
Ve bütün bunların hiçbirinin tek başına suç olması gerekmez.
Zaten mesele tam olarak budur.
Demokratik çürüme her zaman suç biçiminde ortaya çıkmaz. Bazen hukuken mümkün olan ayrıcalıkların sürekli aynı çevrelerde birikmesi biçiminde ortaya çıkar.
Fatma Betül Sayan Kaya ailesini bu nedenle konuşmaya değer. Bir ailede bir eski bakan bulunabilir. Bir kardeş üst düzey bürokrat olabilir. Bir başkası büyükelçi olabilir. Bir başkası belediye meclis üyesi olabilir. Bunların her biri ayrı ayrı açıklanabilir. Fakat demokrasi tek tek açıklamalarla değil, örüntülerle ilgilenir. Ve siyasette asıl bakılması gereken şey tam da örüntüdür.
Türkiye’de uzun iktidar dönemi sonunda ortaya çıkan yeni elit sınıfın en dikkat çekici özelliği yalnızca zenginliği değil; siyaset, bürokrasi, kamu kaynakları ve aile ağları arasındaki sınırların giderek belirsizleşmesidir. Bir zamanlar “devletin seçkinlerine” itiraz ederek iktidara gelen bir siyasi hareketin zaman içinde kendi seçkinlerini yaratması ise ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken tarihsel bir ironi.
Çünkü iktidarın sosyolojisinde çok eski bir kural var: Elitler ortadan kalkmaz. Elitler değişir. Demokrasi dediğimiz şey de yeni elitlerin ortaya çıkmasını engellemek değildir. Onların servetini, ilişkilerini, çıkar çatışmalarını ve kamu kaynaklarıyla temasını herkesin görebileceği kadar şeffaf hale getirmektir.
Yoksa “milletin adamları” gelir. Bir süre sonra millet yine aşağıda kalır. Adamlar yukarıda.