Refahtan Rızaya: Zorlanan Siyasi Hikâye

Paylaş
Refahtan Rızaya: Zorlanan Siyasi Hikâye

AKP’nin uzun yıllar boyunca aldığı toplumsal desteği yalnızca muhafazakârlıkla, kimlik siyasetiyle ya da kutuplaşmayla açıklamak bana hiçbir zaman yeterli gelmedi. Çünkü insanlar sadece fikirleri yüzünden iktidarlara bağlanmazlar. İnsan sevgilisine bağlanamıyor çağımızda.

İnsanlar bazen hayatları değiştiği için bağlanırlar. Bazen de hayatlarının devamının o iktidara bağlı olduğuna inanmaya başladıkları için. İkisi arasında önemli bir fark var.

AKP’nin özellikle ilk yıllarında geniş bir toplumsal kesime verdiği en güçlü duygu, hayatın yukarı doğru gittiği duygusuydu. Tıpış tıpış basamakları çıkıyordukç Üstelik bu tamamen hayali değildi. 2000’lerin ilk döneminde Türkiye büyüdü, enflasyon uzun süre geriledi, yoksulluk azaldı, kredi sistemi genişledi ve daha önce tüketim ekonomisinin dışında kalan milyonlarca insan onun içine girdi. Tüketmenin tadını aldılar, tükettiklerinin henüz ne olduğunu bilmeden olsa da.

Bunun siyasi karşılığını küçümsememek gerekiyor. Nitekim Türkiye üzerine yapılan çalışmalar da AKP desteğini yalnızca dindarlıkla açıklamıyor; ekonomik performansın ve sosyal hizmetlerden duyulan memnuniyetin de seçim desteğinde belirleyici olduğunu gösteriyor.

Asıl ilgimi çeken rakamlar değil.

İnsanların hayatında ne olduğu. Bir kuşak ilk defa kredi kartı aldı. Araba aldı. Ev kredisi kullandı. Beyaz eşyasını değiştirdi. Telefonunu yeniledi. Tatile çıktı. Çocuğunu daha iyi bir okula göndermeye çalıştı.

Yani Türkiye’de çok geniş bir kesim ilk kez “Ben de alabiliyorum” duygusuyla tanıştı. Bu, sanıldığından çok daha büyük bir siyasi duygudur. Çünkü bir insanın ilk arabası yalnızca araba değildir. Anne babası ömür boyu kirada yaşamış birinin aldığı ilk ev sadece ev değildir. İlk kez restoranda rahatça hesap ödeyebilmek, ilk kez uçakla seyahat etmek, ilk kez tatile çıkmak da yalnızca tüketim değildir.

Bunların hepsi sınıfsal işaretlerdir.

“Babam yapamadı, ben yaptım.”

“Biz çocukken bunları göremezdik.”

“Eskiden böyle yaşamıyorduk.”

Bir iktidarın seçmenden duyabileceği en değerli cümlelerden bazılarıdır bunlar. Çünkü o noktadan sonra ekonomik gelişme kişisel hayat hikâyesinin içine girer. Ve kişi hayatındaki ilerlemeyi iktidarın dönemine yazmaya başlar. Bence AKP’nin asıl başarısı burada başladı. İnsanlara yalnızca para kazandırmadı.

Yükseldikleri duygusunu verdi.

Hatta bazen gelirlerinden daha hızlı yükselen şey tüketim kapasiteleriydi. Çünkü kredi sistemi gelecekte kazanılacak parayı bugüne getirdi. Henüz kazanmadığınız maaşlarla otomobil alabiliyor, ev döşeyebiliyor, televizyon değiştirebiliyor, tatile çıkabiliyordunuz. Günümüzde milyonların kazandıkları para ile yapamadıkları şeyler oldu hepsi. Aslında servetiniz artmadan yaşam standardınızı büyütebiliyordunuz.

Kredi tam da bu yüzden sadece ekonomik bir araç değildir. Bir gelecek vaadidir. Bugün sahip olmadığınız hayatı yarın kazanacağınız parayla bugünden yaşamaya başlamanızı sağlar. Ve insanlar kendilerini yalnızca sahip oldukları şeylerle değil, ulaşabileceklerine inandıkları hayatla da tanımlarlar. 2000’lerin önemli bölümünde Türkiye’de çalışan duygu buydu:

Yarın bugünden daha iyi olacak.

Bir iktidar için bundan daha güçlü bir toplumsal sermaye bulmak zordur. Fakat bundan sonra başka bir şey oldu. Refah üretmekle başlayan ilişki yavaş yavaş refaha erişimin siyasetle temas ettiği bir sisteme dönüştü.

Sosyal yardım.

Belediye.

İş.

TOKİ.

Kamu istihdamı.

İhale.

Dernek.

Vakıf.

Yerel teşkilat.

Bir yakınının problemi.

Bir hastane işi.

Bir bürokratik kapının açılması.

Burada artık sadece “ekonomi iyi gidiyor” ilişkisinden söz etmiyoruz. İnsanların gündelik hayatındaki pek çok sorunun çözümünde siyasal ağların görünür hale geldiği bir yapıdan söz ediyoruz.

Türkiye üzerine yapılan saha araştırmaları da AKP’nin özellikle düşük gelirli kent bölgelerinde yerel parti örgütleri, sosyal yardımlar ve aracılar üzerinden son derece güçlü ilişkiler geliştirdiğini gösteriyor. Bazı araştırmacılar bunu doğrudan klientalizm ve patronaj kavramlarıyla açıklıyor. Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bu sistemi “makarna verdiler, oy aldılar” diye anlatmak hem küçümseyici hem de meseleyi anlamaktan çok uzak.

İnsanlar bir paket makarna uğruna yirmi yıllık siyasi bağlılık geliştirmezler. Böyle bir sistem çok daha karmaşık çalışır. Mahallede birinin gerçekten size ulaşması, çocuğunuzun işiyle ilgilenmesi, hastanede yaşadığınız problemi çözmesi, sosyal yardıma erişmenizi sağlaması, belediyedeki sorununuzu takip etmesi ve bunu yıllar boyunca sürdürmesi farklı bir ilişki yaratır.

2024’te yayımlanan Bağcılar üzerine bir saha çalışması tam da buna dikkat çekiyor: AKP’nin yerel aracılarının sadece maddi yardım dağıtmadığını, seçmenlerle güven, dayanışma ve gündelik problem çözme ilişkileri geliştirdiğini anlatıyor.

İşte burası önemli. Çünkü artık vatandaş devleti soyut bir kurum olarak görmüyor. Devleti kendisine ulaşan kişi üzerinden görüyor. Yardım hakkını parti görevlisinin elinden alıyor. Sorunu belediyedeki bağlantıyla çözüyor. İş için bir siyasi aracıya başvuruyor. Ve zamanla kamusal olanla siyasi olan arasındaki sınır bulanıklaşıyor.

Normalde vatandaşlık hakkı olması gereken şey, iktidarın sağladığı bir imkân gibi algılanmaya başlıyor. Bence ekonomik rızanın bağımlılığa dönüştüğü yer tam olarak burası. Çünkü insanların elinden bir şey almak gerekmiyor. Onlara şunu düşündürmek yeterli:

“Bunlar giderse bunları kaybeder miyim?”

İktidar açısından son derece güçlü bir soru bu. Bir seçmenin sizi çok sevmesi gerekmiyor. Alternatifinizin kendi hayatında yaratacağı belirsizlikten korkması da yeterli olabilir. O nedenle patronaj sistemlerinin gücü yalnızca dağıttıkları kaynaklardan gelmez. Belirsizlik üretme kapasitelerinden de gelir.

İşimi kaybeder miyim?

Yardım kesilir mi?

Belediyeyle işimi halledebilir miyim?

Oğlana iş bulabilir miyiz?

TOKİ çıkar mı?

Krediye ulaşabilir miyim?

Düzen değişirse benim hayatım ne olur?

Siyasi tercih böylece ideolojik bir tercihten çıkıp bir çeşit risk hesabına dönüşebilir. Bu konuda yapılan çalışmaların bazıları AKP döneminde sosyal yardım ağlarının partiyle seçmen arasındaki bağı güçlendirdiğini ve klientalist ilişkilerin parti aidiyetini de kuvvetlendirebildiğini ileri sürüyor. İktidarın ekonomik başarısını yalnızca “insanlara para verdi” diye anlatmanın eksik olmasının sebebi de bu.

Asıl mesele insanların hayatlarının çeşitli kanallarla siyasi sisteme bağlanmasıydı. Bir tarafta gerçek ekonomik büyüme vardı. Bir tarafta krediyle büyütülen tüketim. Bir tarafta sosyal politika. Bir tarafta yerel patronaj ilişkileri. Bir tarafta da bunların hepsinin üzerinde çalışan çok güçlü bir siyasi anlatı:

“Bütün bunları biz yaptık.”

Bu cümle çok önemli. Çünkü bir yol devletin yaptığı yol olmaktan çıktığı anda iktidarın yaptığı yol olur. Hastane kamusal yatırım olmaktan çıkar, iktidarın hediyesi olur. Sosyal yardım vatandaşlık hakkı olmaktan çıkar, iktidarın yardımı olur. Konut politikası kamu politikası olmaktan çıkar, liderin size sunduğu fırsat olur. Böylece devlet ile parti arasındaki mesafe toplumun zihninde de daralmaya başlar. Ve yurttaşın ödediği vergilerle finanse edilen şeyler bile ona iktidarın şahsi hizmetiymiş gibi geri satılabilir.

Rıza tam da burada üretilir. Zor kullanarak değil. İnsanın kendi hayatıyla siyasal iktidar arasında nedensellik kurmasını sağlayarak.

“Benim evim onun döneminde oldu.”

“Ben onun döneminde araba aldım.”

“Ben onun döneminde iş buldum.”

“Ben onun döneminde yardım almaya başladım.”

Bu cümlelerin yanına zamanla bir tane daha eklenir:

“Ya giderse?”

İşte ekonomik başarıyla ekonomik bağımlılık arasındaki sınır burada incelmeye başlıyor. Fakat böyle bir sistemin çok ciddi bir açmazı var. Sürekli daha fazlasını üretmek zorunda. Çünkü insanlar bir kez yükselmeye alışınca yerinde durmayı bile düşüş gibi algılamaya başlar.

Dün ilk kez araba almak büyük bir sınıfsal sıçramaydı. Bugün o arabanın deposunu dolduramamak kayıptır. Dün krediyle ev almak gelecek duygusuydu. Bugün konuta ulaşamamak gelecek kaybıdır. Dün kredi kartı satın alma gücünü büyütüyordu. Bugün kart borcu ay sonunu tamamlama aracına dönüşüyorsa aynı ekonomik araç artık tamamen başka bir psikoloji üretir. Birinde borçlanarak sınıf atladığınızı düşünürsünüz. Diğerinde borçlanarak bulunduğunuz sınıftan düşmemeye çalışırsınız.

Ve bunlar siyasi olarak aynı şey değildir. Patronajın da bir sınırı vardır. Dağıtılacak kaynak azaldığında sistemin bütün çelişkileri daha görünür hale gelir.

Kime iş veriliyor?

Kimin vergisi siliniyor?

Kimin ihalesi devam ediyor?

Kim yardım alıyor?

Kim alamıyor?

Kaynak bolken bu soruların üzeri daha kolay örtülebilir.

Kaynak azaldığında herkes hesabı görmeye başlar.

Siyaset bilimi literatüründe Türkiye üzerine yapılan daha yeni çalışmalar da patronaj sistemlerinin ekonomik daralma ve kaynak kıtlığı dönemlerinde daha kırılgan hale gelebileceğine dikkat çekmişti. Bugün bu kırılganlığa şahitlik ediyoruz. O nedenle bugün AKP’nin karşı karşıya olduğu ekonomik sorun yalnızca enflasyon, ücret ya da büyüme meselesi değil. Daha derinde başka bir problem var. Yıllarca çalışan hikâyenin kendisi zorlanıyor.

Çünkü o hikâye şuydu:

“Ben geldiğimden beri hayatın daha iyiye gidiyor.”

Bu cümle geçmişte çok güçlüydü. Hatta bugün bile geçmişe ilişkin hafızası güçlü olabilir. “Ondan önce ne haldeydik?” Bu yüzden ekonomik bozulma otomatik olarak siyasi kopuş yaratmaz. İnsanlar yalnızca bugünkü faturalarına bakmazlar. Geçmişte nereden geldiklerini de hatırlarlar. Ama siyasi hafızanın da sonsuz kredisi yok. Bir noktadan sonra insan yirmi yıl önceki buzdolabını değil, bugünkü mutfağını görür. Geçmişte aldığı ilk arabayı değil, bugün benzin alırken ödediği parayı düşünür. Annesinin kiracı olduğunu hatırlasa bile kendi çocuğunun artık ev alamayacağını fark eder. Ve belki de ekonomik sözleşmenin gerçekten kırıldığı an tam olarak budur.

İnsanların “Ben nereden geldim?” sorusundan çıkıp,

“Ben nereye gidiyorum?”

diye sormaya başladıkları an.

Devamını oku

Milletin Adamları

Milletin Adamları

Türkiye’de siyasetin tuhaf bir sınıfsal dönüşümü var. İktidar yirmi yılı aşkın süredir kendisini “milletin içinden gelenlerin” hareketi olarak anlatıyor. Fakat bugün iktidarın üst katlarına baktığınızda karşınıza giderek başka bir görüntü çıkıyor: iyi eğitimli çocuklar, yurtdışı diplomaları, kamuda üst düzey görevler, yönetim kurulları, büyükelçilikler, bakanlıklar, bakan yardımcılıkları, kamu şirketleri ve

Daphne Emiroğlu tarafından
Dişli Vajina: Erkekliğin En Eski Korku Filmi

Dişli Vajina: Erkekliğin En Eski Korku Filmi

İnsanlık tarihi boyunca erkekler ejderhalardan, şeytanlardan, savaştan, ölümden korkmuş. Ama belli ki bunların hiçbiri yeterince ürkütücü gelmemiş olacak ki bir noktada oturup şöyle bir şey hayal etmişler: Ya vajinanın dişleri varsa? Evet. Vagina dentata. Latince “dişli vajina.” İnsanlığın önemli bir bölümü tekerleği, tarımı, astronomiyi geliştirirken birileri de “Ya bizimkini bir

Daphne Emiroğlu tarafından