Bir Ülke Çocuklarını Kaybetmeye Nasıl Başlar?

Bir Ülke Çocuklarını Kaybetmeye Nasıl Başlar?

İnsan, anlam bulamadığında rahatsız olur. O yüzden çoğu zaman anlamı keşfetmez, uydurur. “Bunun bir sebebi olmalı” derken aslında dünyayı sadeleştirmeye çalışır. Oysa bazı olaylar, insanın konforunu bozacak kadar karmaşıktır. Okul saldırıları da tam olarak böyle. Tek bir sebebi yok. Tek bir sorumlusu yok. Ama bu, sebepsiz oldukları anlamına da gelmez. Aksine, fazla sebep olduğu anlamına gelir.

Bir zamanlar bu olaylar Türkiye için uzaktı. ABD’de yaşanırdı, izlenirdi, konuşulurdu ama “bize ait” hissedilmezdi. Özellikle Columbine High School massacre sonrası bu tür saldırılar yalnızca kriminal olaylar olmaktan çıkıp kültürel bir kategoriye dönüştü. Medya bunu büyüttü, toplum bunu tartıştı, akademi bunu anlamaya çalıştı. Ama en kritik değişim şuydu: şiddet görünür oldu.

1990’ların sonundan itibaren medya dramatik olayları büyütmeye başladı. 2010’larda sosyal medyanın eklenmesiyle birlikte bu olaylar yalnızca haber olmaktan çıktı, performansa dönüştü. Fail artık sadece suç işlemiyor, izleniyor. Ve bu izlenme, suçun parçası haline geliyor. Psikolojide “copycat effect” olarak bilinen bu mekanizma, şiddetin yayılmasında kritik rol oynuyor. Phillips (1974) ve Towers ve arkadaşlarının (2015) çalışmalarında, yoğun medya ilgisinin benzer saldırıları tetikleyebileceği gösterildi. Şiddet yalnızca bir eylem değil, aynı zamanda bir iletişim biçimine dönüşüyor.

Bu görünürlük, başka süreçlerle birleşiyor. Özellikle 2008 küresel ekonomik krizinden sonra ABD’de gençler arasında “yer bulamama” hissinin arttığına dair çalışmalar var. Bu sadece ekonomik bir mesele değil; statü kaybı, erkeklik krizleri, sosyal izolasyon ve başarısızlık algısıyla iç içe. Sosyal medya ise bu duyguyu sürekli besliyor: herkes başarılı, herkes mutlu, herkes görünür. Sen değilsin. Beyin bu karşılaştırmayı sağlıklı işleyemediğinde, öfke ve aşağılanma hissi derinleşiyor.

Buna bir de politik kutuplaşma ekleniyor. Özellikle Donald Trump döneminde keskinleşen “biz ve onlar” dili, yalnızca siyasi tartışmalarla sınırlı kalmadı. Gündelik hayatın diline sızdı. Dünya daha tehditkâr algılanmaya başlandı. Bu da zaten kırılgan olan bireylerde öfke, paranoya ve düşman üretme eğilimini artırdı.

Ve elbette araç meselesi var. ABD’de silaha erişimin kolaylığı, düşünce ile eylem arasındaki mesafeyi dramatik biçimde kısaltıyor. Avrupa’da benzer psikolojik ve sosyal gerilimler olmasına rağmen sonuçların farklı olması, bu erişim farkıyla doğrudan ilişkili.

Tüm bunların üzerine bir de kültürel anlatılar ekleniyor. Birçok saldırganın bıraktığı metinlerde ortak bir tema var: görünmezlik. Tanınmamak, fark edilmemek, içe kapanık, sorun çıkaran vs. Ve buna karşı geliştirilen basit ama korkunç bir strateji: “Sevilmiyorsam, en azından hatırlanayım.” Medya, farkında olmadan bu arzuyu besleyebiliyor.

Bu yüzden okul saldırıları belirli dönemlerde artıyor mu sorusunun cevabı basit değil ama kalıplar var:
Toplumsal stres arttığında,
Medya ilgisi yükseldiğinde,
Sosyal izolasyon derinleştiğinde,
bu tür olayların hem sıklığı hem görünürlüğü artıyor.

Pandemi sonrası dönemde (2020 sonrası) okul saldırılarında yeniden artış görülmesi bu yüzden tesadüf değil. İnsanlar eve kapandı, sosyal beceriler zayıfladı, psikolojik sorunlar derinleşti. Üstüne ekonomik baskı ve sürekli kriz anlatısı eklendi. Yani bu olayların bir anlamı var ama o anlam tek bir yere işaret etmiyor. Bu bir sistem arızasıdır: bireysel psikoloji + toplumsal yalnızlık + medya etkisi + politik dil + araç erişimi aynı anda çalışır.

İnsanlar tek bir suçlu aramayı sever. Çünkü tek suçlu, rahatlatır. Oysa gerçek şu: herkes biraz katkıda bulunur, kimse tam sorumlu değilmiş gibi davranır. En tehlikelisi de budur.Dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birinde çocukların okula giderken ölme ihtimalinin normalleşmesi, olayın kendisinden daha rahatsız edicidir. Bu kadar büyük bir sorunu “alışılmış” hale getirmek, ters yönde bir başarıdır.

Enteresan olan şu: Hayattaki neredeyse her şey politikken, çocuklar suça sürüklendiğinde sanki bu süreçten tamamen bağımsızlarmış gibi bir anlatı kuruluyor. Oysa psikoloji, sosyoloji ve ekonomi tam tersini söylüyor. Çocuk, içinde büyüdüğü sistemin ürünüdür.

Türkiye’ye dönersek…

İki gün üst üste çocukların çocukları hedef aldığı saldırılar oldu. Bu tek başına “Amerika olduk” demek için yeterli değil. Ama “istisna” diye geçiştirilecek kadar da önemsiz değil. Çünkü Türkiye’de çocukların suça sürüklendiğine dair tablo uzun süredir alarm veriyor.

Adalet Bakanlığı verilerine dayanan derlemelere göre:
2015’te suça sürüklenen çocuk sayısı 158.560 iken
2024’te 188.926’ya çıkıyor,
2025’te ise 186.256 olarak kayda geçiyor.

Yaklaşık %17’lik bir artış.

Çocukların en sık karıştığı suçlar: kasten yaralama, hırsızlık, tehdit, hakaret ve mala zarar verme.

Bu veri tek başına “çocuklar değişti” demez. Ama şunu der: zemin değişiyor.

TÜİK’in “Türkiye’deki Çocuklar 2024” çalışması tabloyu derinleştiriyor:

  • Çocuk yoksulluğu: %33,7
  • Akran zorbalığına maruz kalma: %13,8 (13–17 yaşta %15,9)
  • Ortaöğretimde net okullaşma: %88
  • Tamamlama oranı: %81,2
  • 15–17 yaş işgücüne katılım: %24,9

Bu göstergeler doğrudan suç üretmez. Ama kırılganlığı artırır. Yoksulluk, okuldan kopuş, erken çalışma ve zorbalık bir araya geldiğinde çocuk için sağlıklı gelişim zemini daralır.

Çocukların sanata, spora, bilime sürüklendiği bir sistem kurmazsanız,
suça sürüklenmelerine zemin hazırlarsınız.

UNICEF 2024 Türkiye raporu da benzer bir noktaya işaret ediyor: eğitim dışına itilen, çocuk işçiliğine maruz kalan, erken evlilik riski taşıyan ya da göçten etkilenen çocuklar birikimli dezavantaj yaşıyor. Bu çocuklar doğrudan suç işlemez ama risk havuzunda toplanır.

Devlet meselesini bu tablonun dışında tutmak, analizi eksik bırakır. Çünkü çocukların yaşadığı sosyal koşullar tesadüf değildir; büyük ölçüde kamusal politikaların sonucudur. Eğitim sisteminin niteliği, okullardaki psikolojik danışman sayısı, sosyal hizmetlerin erişimi, çocuk koruma mekanizmalarının etkinliği, mahalle düzeyinde gençlere sunulan alternatif alanlar… Bunların hiçbiri kendiliğinden oluşmaz.

Türkiye’de okul başına düşen psikolojik danışman sayısının yetersizliği, erken uyarı mekanizmalarının zayıflığı ve rehberlik hizmetlerinin çoğu zaman formaliteye dönüşmesi, riskli davranışların geç fark edilmesine yol açıyor. Çocuk, sorun büyüyene kadar sistemin radarına girmiyor. Girdiğinde ise çoğu zaman “olay” olarak giriyor, “süreç” olarak değil.

Sosyal politika tarafında da benzer bir boşluk var. Çocuk yoksulluğu, okul terkleri, çocuk işçiliği gibi alanlar yalnızca istatistik olarak takip ediliyor; önleyici ve yerel düzeyde güçlü müdahale mekanizmaları sınırlı kalıyor. Oysa gelişmiş çocuk koruma sistemlerinde esas olan, suç ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek değil, risk oluşmadan önce temas kurabilmek.

Bir diğer mesele de dijital alanın düzenlenmesi. Çocukların dahil olduğu büyük ölçekli şiddet içerikli grupların uzun süre fark edilmeden büyüyebilmesi, yalnızca platformların değil, kamusal denetim kapasitesinin de sorgulanmasını gerektiriyor. Bu alan ya tamamen serbest bırakılıyor ya da sadece kriz anlarında müdahale ediliyor. Oysa bu yeni gerçeklik, sürekli ve uzmanlaşmış bir izleme ve önleme yaklaşımı gerektiriyor.

Devletin sorumluluğu burada yalnızca cezalandırmak değil,
çocuğun şiddete ihtiyaç duymayacağı bir sosyal zemin kurmaktır.

Çünkü devlet geri çekildiğinde boşluk kalmaz.
O boşluğu başka yapılar doldurur.
Ve o yapılar çoğu zaman daha serttir.

Son yılların diğer boyutuna bakalım: dijital örgütlenme. Enteresandır yetişkinler toplum faydası için örgütlenemezken, çocuklar şiddet için gözlerimizin önünde örgütleniyor.

Yüzlerce çocuğun yazıştığı, okulları hedef olarak belirlediği gruplar ortaya çıktı. Bu, bireysel öfkenin kolektif yapıya dönüştüğünü gösterir. Artık mesele sadece “öfkeli çocuk” değil, birbirini besleyen bir yapı. Ve bu yapının en çarpıcı örneklerinden biri: Telegram’da yaklaşık 100 bin kişinin bulunduğu bir grup.

Bu artık veri değil, bu bir manzara.

Bu tür gruplarda üç şey olur:
Radikalleşme hızlanır.
Sorumluluk dağılır.
Gerçeklik kayar.

Şiddet konuşuldukça normalleşir. Normalleştikçe uygulanabilir hale gelir. Eskiden suç sokakta öğrenilirdi. Bugün algoritma öğretiyor.

Suç örgütlerinin sosyal medya üzerinden çocukları hedef aldığı, lüks yaşam, güç ve şiddet imgeleriyle özendirdiği artık bilinen bir gerçek. Şiddet yalnızca bir tepki değil, aynı zamanda bir kimlik ve performans haline geliyor.

Buradan siyasi bağ kurmak mümkün mü? Evet.

Daha doğru çerçeve şu:
Ekonomik baskı,
Kurumsal güvensizlik,
Kutuplaştırıcı dil,
Cezasızlık algısı
ve sosyal politikaların zayıflığı

çocukların büyüdüğü ortamı belirler.

Çocuk, memleketin özetidir.

Yetişkinler nasıl konuşuyorsa, çocuklar onu daha filtresiz uygular. Yetişkinler öfkeyle iletişim kuruyorsa, çocuklar şiddetle kurar. Bu yüzden Türkiye’de bu meseleyi üç katmanda okumak gerekir:
bireysel (travma, dürtü kontrolü, aile içi şiddet),
sosyal (yoksulluk, zorbalık, okuldan kopuş, dijital özendirme),
siyasal-kurumsal (eğitim politikaları, sosyal destek eksikliği, kamusal dil).

Bu katmanlar üst üste bindiğinde, “neden oluyor?” sorusu tek bir cevaba indirgenemez. Ama “neden şimdi daha görünür?” sorusunun cevabı nettir:
çünkü işaretler birikiyor.

Türkiye henüz ABD’deki gibi kurumsallaşmış bir okul saldırısı kültürüne sahip değil. Ama çocuklar arası şiddetin daha görünür, daha sert ve daha organize hale gelmesi ciddi bir risk.

Bu yüzden meseleye sadece ceza, yaş indirimi ya da nostaljiyle yaklaşmak işe yaramaz.

Asıl soru şudur:
Çocuklar hangi koşullarda öfkeyi kimliğe dönüştürüyor? Ve buna göz göre göre kim izin veriyor?

Mesele orada.
Başka yere bakmaya gerek yok.

Kaynakça

  • TÜİK (2024). Türkiye’deki Çocuklar İstatistikleri, 2024.
  • Adalet Bakanlığı verilerine dayalı Anadolu Ajansı derlemesi (2025). Suça sürüklenen çocuklara ilişkin istatistikler.
  • UNICEF (2024). Türkiye’de Eğitim Dışı Kalan Çocuklar Analiz Raporu.
  • David P. Phillips (1974). Suicide, Motor Vehicle Fatalities, and the Mass Media. American Journal of Sociology, 80(2), 340–354.
  • Sherry Towers, Gomez-Lievano, A., Khan, M., Mubayi, A., & Castillo-Chavez, C. (2015). Contagion in Mass Killings and School Shootings. PLOS ONE, 10(7): e0117259.
  • American Psychological Association. (çeşitli yıllar). Gençlik, şiddet ve medya etkisi üzerine raporlar.

Devamını oku

Evlilik Nasıl Yıkılır #8 Modern İlişkiler ve Geleneksel Zihin

Evlilik Nasıl Yıkılır #8 Modern İlişkiler ve Geleneksel Zihin

Modern ilişki dediğimiz şey aslında teknik bir güncelleme değil, arayüz değişikliği. İçeride çalışan sistem hâlâ aynı: kıtlık psikolojisi, sahiplenme dürtüsü, statü takıntısı ve “elalem ne der” algoritması. Ama kullanıcı arayüzü? Orası pırıl pırıl. Gerçek hayattan bir kataloğa geçiş yaptı insanlık. Profesyonel fotoğraflar, caption’larda duygusal derinlik, story’lerde ilişki performansı,

Daphne Emiroğlu tarafından