Lüks Tüketim İfşası: Varoluşsal Gerilimden Algoritmik Teşvike Uzanan Bir Mekanizma Analizi

Paylaş
Lüks Tüketim İfşası: Varoluşsal Gerilimden Algoritmik Teşvike Uzanan Bir Mekanizma Analizi

Lüks tüketim ifşası dediğimiz şey, aslında bir yaşam tarzı değil; bir semptom. Ancak çoğumuz bu paylaşımları "lifestyle", "yaşam tarzı" etiketleri ya da başlıkları ile izliyoruz. Biraz pabucumun tarzı oluyor. İnsanların pahalı çantayı, oteli, arabayı, tabağın içindeki altın varaklı tatlıyı göstermek için yarıştığı o dünya, yüzeyde “başarı hikâyesi” gibi pazarlanır ama biraz yakından bakınca, bu hikâyenin içinden bir şey sürekli sızar: huzursuzluk. Çünkü bu gösteri, çoğu zaman sahip olunanın değil, eksik olanın anlatımıdır. Ve ne enteresandır ki gösterişin sergilendiği o sahnelerdeki asıl eksikliği hemen görebilirsin.

Yazarken bana eşlik etti.

İşin başlangıcı romantik değil, oldukça teknik: İnsan sorulara cevap arar. “Ben kimim?”, “Ne kadar değerliyim?”, “Neredeyim?” gibi sorular net cevap vermez. İşte tam burada Existential Anxiety (Varoluşsal Kaygı) devreye girer. Varoluşsal kaygı dediğimiz şey, Netflix’te açıp izlenecek bir kategori değil; sabah kalkınca yüzüne çarpan bir boşluk hissidir. Ve insan bu boşluğu yönetmek zorundadır. Ama zor olan yolu seçmez. Gidip yıllarca kendini tanımak, değer üretmek, bir şey inşa etmek yerine, daha hızlı bir çözüm bulur: Fiyat etiketi.

Çünkü fiyat etiketi, çok net bir şey söyler: “Bu pahalıysa, değerlidir.” İnsan zihni de bunu hemen kopyalar: “Ben pahalı şeylere sahipsen, ben de değerliyim.” Bu noktada kimlik, yavaş yavaş içeriden dışarıya değil, dışarıdan içeriye kurulmaya başlar. Yani önce kişi olmaz, önce persona olur. Self-Presentation Theory (Kendini Sunma Kuramı) tam olarak bunu anlatır: İnsanlar sadece yaşamaz, kendilerini sahneler. Ve bu sahne artık salon değil, Instagram ve ona benzer diğer yerler.

Burada küçük ama kritik bir kırılma yaşanır. Normalde kimlik, deneyimle kurulur. Ama burada kimlik, temsil ile kuruluyor. Symbolic Self-Completion Theory (Sembolik Benlik Tamamlama Kuramı) devreye giriyor: Kendini eksik hisseden insan, o eksikliği sembollerle tamamlar. Yani aslında “ben buyum” demek yerine “benim bunlarım var” demeye başlar. Bu çok daha kolaydır. Çünkü “benim kim olduğumu anlatmam zor ama sana 120 bin euroluk saatimi gösterebilirim.”

Bu sembolik repertuvarın sosyal anlam kazanması Statü sinyalleme (costly signaling) ile olur. Lüks nesne sadece “benim” değildir; maliyeti sayesinde “ben buyum” mesajını inandırıcı kılar. Ucuz sinyal herkes tarafından üretilebilir; pahalı sinyal ise seçicidir. Bu nedenle gösterilen şeyin değeri, yalnızca estetikten değil, katlanılan maliyetten türetilir. Görünürlük arttıkça sinyalin dolaşımı genişler; dolaşım genişledikçe sinyal, sosyal hiyerarşide konum belirleyen bir işarete dönüşür.

Ve tam bu noktada trajikomik bir şey olur: İnsan, kendi hayatını yaşamaktan çok, kendi hayatının PR ajansı haline gelir. Oldukça ucuz bir ajans.

Elbette, bu davranışın tek başına anlamı yoktur; izleyiciye ihtiyacı vardır. Çünkü gösterilen şeyin değeri, gören kişi sayısıyla doğru orantılıdır. İşte burada Social Comparison Theory (Sosyal Karşılaştırma Kuramı) devreye girer. İnsanlar kendilerini başkalarıyla kıyaslayarak konumlandırır. Senin çantan, benim özgüven problemim olur. Senin tatilin, benim hayatımın başarısızlık raporu gibi hissettirir. Ve bu karşılaştırma sadece izleyicide değil, gösterende de çalışır. Çünkü o da sürekli olarak “yeterince yukarıda mıyım?” diye kontrol eder. Kendisi senede 4 kez tatile gider, sonra bir bakar başkası 9 kere gitmiş. Aldı mı başına belayı?

Sistem burada durmaz. Çünkü bu sadece bir psikolojik mekanizma değil; aynı zamanda bağımlılık üretir. Beğeni, yorum, izlenme… Bunlar küçük, hızlı ve düzensiz ödüllerdir. Ve bu düzensizlik çok kritiktir. Çünkü öngörülemez ödül, en güçlü bağımlılığı yaratır. Yani mesele “beğenildim” değil, “acaba bu sefer ne kadar beğenileceğim?” sorusudur. İşte bu noktada Narcissism (Narsizim) sadece bir kişilik özelliği olmaktan çıkar, bir yakıt haline gelir. Her paylaşım, küçük bir “beni görün” çığlığıdır. Sessiz, filtreli ve yüksek çözünürlüklü bir çığlık. Gösterişli bir çığlık... Hatta bazen çok gösterişli bir zevksizlik de olabilir.

Şimdi burada bir parantez açalım. Herkes lüks tüketim gösteriyorsa, bu sadece bireysel bir problem midir? Hayır. Çünkü insan tek başına yaşamaz. Referans grubu vardır. Eğer bulunduğun çevrede herkes gösteriyorsa, sen göstermediğinde görünmez olursun. Ve görünmezlik, modern dünyada neredeyse yok olmakla eşdeğer bir his üretir. Bu yüzden insanlar bazen istemeden de bu oyuna girer. Çünkü oyun dışında kalmanın bedeli, oyunun içindeki bedelden daha ağır hissedilir. Bu sistem, seni özgür bırakmaz. Çünkü platformlar da bu davranışı sever. Lüks, dikkat çeker. Dikkat, etkileşim getirir. Etkileşim, para demektir. Bu kadar basit. Algoritma sana şöyle demez: “Kendin ol.” Sana şunu söyler: “Daha çok izlenmek istiyorsan, daha çok göster.” Ve insan da bunu öğrenir. Yani bir noktadan sonra kişi kendi isteğiyle değil, sistemin eğittiği reflekslerle içerik üretir.

Bu noktada anlam da değişir. Eskiden “iyi bir hayat” dediğimiz şey; ilişkiler, deneyimler, üretim, derinlik gibi kavramlarla tanımlanırdı. Şimdi ise “iyi hayat” dediğimiz şey, görsel olarak kanıtlanabilir hale geldi. Yani yaşamadığın bir hayatı, iyi kadrajla yaşamış gibi gösterebilirsin. Ve çoğu zaman bu yeterlidir. Çünkü insanlar gerçeği değil, görüntüyü tüketir. Kritik mesele şu: Bu sistem aslında bir rahatlama mekanizmasıdır. İnsan kontrol hissine ihtiyaç duyar. Hayatın birçok alanı kaotiktir: ilişkiler, iş, gelecek… Ama tüketim kontrol edilebilir. Ne alacağını seçersin. Nasıl göstereceğini seçersin. Bu sana küçük bir düzen hissi verir. “En azından burada kontrol bende” dersin. Ama bu kontrol, gerçek değildir. Bu, düzenlenmiş bir vitrin kontrolüdür. Ve sonra izleyici tekrar devreye girer. Çünkü izleyici aptal değildir. O da bu oyunun farkındadır ama yine de izler. Çünkü izlemek de bir kaçıştır. Başkasının hayatını izlemek, kendi hayatından kısa süreliğine çıkmaktır. Ama bu çıkış, geri döndüğünde daha ağır bir karşılaştırma getirir. Yani izleyici de sistemin mağduru değil, ortağıdır.

Şimdi toplayıp gelelim, göstersek de görülemeyecek zihnimizi olabildince düzgün park edelim: İnsan bir boşluk hisseder. Bu boşluğu hızlıca doldurmak ister. Lüks nesnelerle bunu yapar. Bu nesneleri gösterir. Gösterdikçe onay alır. Onay aldıkça tekrar eder. Tekrar ettikçe bağımlı olur. Bağımlı oldukça sistemi besler. Sistem de onu besler gibi yapar ama aslında tüketir.

Yani ortada çok net bir denklem var:
Değer eksikliği ardından sembolik tamamlama, ver elini görünürlük, al bakalım karşılaştırma, beğendiler geldi onay, o zaman şimdi tekrar, nur topu gibi bağımlılık. Ve bu döngü kırılmazsa, kişi bir noktadan sonra şunu fark eder: Sahip olduğu şeyler artmıştır ama kendisi azalmıştır.

İnsanlar artık zengin görünmek için değil, eksik görünmemek için lüks tüketiyor. Yani mesele yukarı çıkmak değil, aşağı düşmemek. Ve bu, çok daha yorucu bir motivasyon. Çünkü yukarı çıkmanın bir sonu olabilir ama aşağı düşmeme çabası sonsuzdur. Daha da net söyleyelim: Birçok insan pahalı şeyleri sevdiği için değil, ucuz görünmekten korktuğu için alıyor. Ve bu korku, piyasadaki en pahalı duygu.

Lüks tüketim ifşası bir “başarı hikâyesi” değil; modern insanın kendini ikna etme yöntemlerinden biri. “Ben iyiyim” demenin en pahalı yolu. Ama pahalı olan her şey değerli değildir. Sadece daha iyi paketlenmiştir. Bu sistemi eleştirenlerin büyük kısmı bile, fırsat verilse aynı sistemi oynayacak. Çünkü mesele karakter değil, mekanizma. Mekanizma değişmediği sürece, oyuncular değişse de oyun aynı kalır.

İnsanlar hayatlarını yaşamıyor. Fragman gösteriyor. Ve fragman o kadar pırıltılı ki kimse filmin nasıl olduğunu merak etmiyor.

Kaynakça ve daha derin okumak isterseniz aşağıya da bakınız.

  • Thorstein Veblen (1899). The Theory of the Leisure Class.
    (Gösterişçi tüketim – statü sinyallemenin klasik temeli)
  • Amotz Zahavi (1975). Mate selection—A selection for a handicap. Journal of Theoretical Biology.
    (Costly signaling / pahalı sinyal teorisinin biyolojik temeli)
  • Geoffrey Miller (2009). Spent: Sex, Evolution, and Consumer Behavior.
    (Tüketimin evrimsel sinyal işlevi)
  • Leon Festinger (1954). A Theory of Social Comparison Processes.
    (Sosyal karşılaştırma kuramı)
  • Erving Goffman (1959). The Presentation of Self in Everyday Life.
    (Benlik sunumu)
  • Edward Tory Higgins (1987). Self-Discrepancy Theory.
    (Kimlik açığı ve duygusal gerilim)
  • Robert A. Wicklund & Peter M. Gollwitzer (1982). Symbolic Self-Completion.
    (Sembolik benlik tamamlama)
  • Nico Mandel et al. (2017). The Compensatory Consumer Behavior Model.
    (Telafi edici tüketim)
  • Tim Kasser (2002). The High Price of Materialism.
    (Materyalizm ve psikolojik etkileri)
  • Roy F. Baumeister (1991). Meanings of Life.
    (Varoluşsal anlam ve kimlik)
  • Shoshana Zuboff (2019). The Age of Surveillance Capitalism.
    (Algoritmik teşvik ve platform ekonomisi)
  • Jonah Berger & Chip Heath (2007). Identity signaling in consumer behavior.
    (Tüketim üzerinden kimlik ve statü sinyalleme)

Devamını oku

Evlilik Nasıl Yıkılır #10 Yıkmamak Mümkün mü?

Evlilik Nasıl Yıkılır #10 Yıkmamak Mümkün mü?

Arzu edilen bir evlilik, sanıldığı gibi “doğru kişiyi bulmakla” kurulmaz. Bu, popüler kültürün en başarılı masallarından biridir. Asıl mesele doğru kişi değil, doğru işleyiştir. Çünkü evlilik bir duygu değil, bir sistemdir. Ve sistemler iyi niyetle değil, mekanizma ile çalışır. Soru şu olmalı; mekanizmayı çalıştıracak yetkinliğin var mı? Psikolojik açıdan bakıldığında

Daphne Emiroğlu tarafından