Çok yanlış şaşırmış olabiliriz.
Bir sabah gözünü açıp başka bir evrende olduğunu anlamak...
Ve sonra her sabah.
Her sabah...
Her sabah senin daha kötü hissetmen için el ele vermiş bir medya kabilesiyle baş başa kalmak.
"Hadi bugün de umutlarını kıralım."
"Hadi bugün de seni biraz daha yoralım."
"Hadi bugün de yalnız olduğuna ikna edelim."
Arka arkaya bombardıman. Tepende savaş uçakları dolanıyormuş gibi.
Işık görmüş tavşana dönsünler.
Şaşkın.
Sersemlemiş.
Yorgun.
Ve en önemlisi; vazgeçmiş.
Nasıl olduk böyle?
Bu sorunun cevabını hep yanlış yerde arıyoruz. Bizi bu noktaya getiren şey yalnızca siyaset değildi. Yalnızca ekonomi değildi. Yalnızca medya da değildi. Bunların hepsi sonuçtu. Asıl mesele, bir toplum olarak gerçekle kurduğumuz ilişkinin bozulmasıydı. Yoksa neden gazeteci kendi konuşmasının içinde sürekli "Ben bağımsızım" demek zorunda kalsın... Tamam canım devam et, sakin ol. Değilsin biliyoruz. Zaten öyle dinliyoruz.
Bir noktadan sonra olan biteni anlamaya çalışmaktan yorulduk. Her gün yeni bir skandal, yeni bir kriz, yeni bir adaletsizlik, yeni bir yoksullaşma haberiyle karşılaşan insanlar için zihinsel yorgunluk kaçınılmazdı. Sürekli alarm halinde yaşayan bir toplum sonunda alarm sesini duymamayı öğrenir. Belki de en büyük kırılma burada yaşandı. Şaşırma yeteneğimizi kaybettik. bu gerçekten bir yetenek kaybı mı emin değilim? Hırsızın hırsızlık yaptığına şaşırmak tuhaf bir şey zaten...
Bir kısmımız fırsatçılıkta sıranın en önüne koştu. Kabul edelim. “Bir aptal ben miyim abi?” cümlesi zamanla bu ülkenin görünmez anayasalarından birine dönüştü. Kuralları aşmak marifet sayıldı. Torpil beceri zannedildi. Hak etmek değil de ne olursa olsun o noktaya ulaşmak önemli hale geldi. Sonuçta ortaya garip bir düzen çıktı: Kimse adaletsizlik istemiyordu ama herkes adaletsizliğin kendi lehine çalışmasını istiyordu.Torpilli çalışanlara kızıp kendine torpil arayan tuhaf bir kalabalık... "Abi bizim şu şi nasıl yaparız?" En çok kızdığına dönüşen bir toplum...
Özgürlükler yavaş yavaş aşınırken bazı insanlar bunu fark etmedi, bazıları fark edip önemsemedi, bazıları ise bundan fayda sağladı. Oysa özgürlük sadece ihtiyacı olanların savunacağı bir şey değildir. Tam tersine, en çok ihtiyacı olmadığını düşünenlerin koruması gereken bir şeydir. Çünkü haklar bir kez ayrıcalığa dönüşmeye başladığında, sıra er ya da geç herkese gelir.
Belki de en büyük hatamız, vatandaş olmaktan çıkıp seyirciye dönüşmemizdi. Olan biteni izledik. Tartıştık. Paylaştık. Şikâyet ettik. Ama çoğu zaman sorumluluğu hep başka bir yerde aradık. Bir liderde. Bir partide. Bir grupta. Bir dış güçte. Bir komploya inanmak bazen gerçekle yüzleşmekten daha kolay geldi.
Bu süreçte sadece kurumlar yıpranmadı. Kelimeler de yıprandı.
Adalet dendiğinde herkes başka bir şey anlamaya başladı. Demokrasi dendiğinde herkes başka bir şey. Demokrasiyi sadece seçim zanneden bir halka dönüşmüştük ki neyse ki 80 yaşına gelmiş bir adam tokat attı yüzümüze.
Özgürlük dendiğinde herkes başka bir şey. Gerçeklik ortak olmaktan çıktı. Aynı olaya bakan insanlar farklı ülkeler görmeye başladı. Bir taraf ekonomik kriz gördü. Diğeri büyüme hikâyesi. Bir taraf hukuksuzluk gördü. Diğeri güvenlik. Bir taraf baskı gördü. Diğeri istikrar.
Toplumlar için en tehlikeli eşik tam da budur. İnsanların fikir ayrılığı yaşaması değil, gerçeklik ayrılığı yaşaması. Çünkü fikirler tartışılabilir. Ama gerçeklik parçalandığında ortak bir gelecek kurmak zorlaşır.
Yıllarca bize güçlü olmanın sessiz kalmak olduğu öğretildi. Başını eğmenin, görmezden gelmenin, sıranı beklemenin, idare etmenin erdem olduğu anlatıldı. Oysa bazen sessizlik bir erdem değil, bir teslimiyettir. Sessizlik bazen güçsüzlerin saklandığı mağaradır. Oysa ülke güçlü kadın doluydu. Tarih yalnızca kötülük yapanları değil, kötülük karşısında susanları da yazar.Bizim ki fasiküller dolduruyor.
Bugün dönüp baktığımda en çok buna üzülüyorum.
Yoksulluğa değil sadece.
Hukuksuzluğa değil sadece.
Kutuplaşmaya değil sadece.
İnsanların birbirlerine olan güvenini kaybetmesine üzülüyorum.
Çünkü bir toplumun gerçek serveti para değildir.
Birbirine duyduğu güvendir.
Birbirine duyduğu saygıdır.
Çocuklarına bırakabileceği ortak gelecektir.
Bunlar kaybolmaya başladığında geriye sadece kalabalıklar kalır.
Belki de en büyük tehlike budur.
Yanlışlara alışmak.
Adaletsizliğe alışmak.
Yoksulluğa alışmak.
Yalana alışmak.
İnsan her şeye alışıyor çünkü.
Ama alışmak, kabul etmek değildir.
Ve bazen bir toplumun yeniden ayağa kalkabilmesi için önce alıştığı şeylere yeniden şaşırmayı öğrenmesi gerekir.
Tanıdıksız iş halledemeyecekler artık.
Böyle giderse AHLAKLARI (!) asla tanıdık bulamayacak.