Türkiye Ne Kazandı, Ne Kaybetti?

Paylaş
Türkiye Ne Kazandı, Ne Kaybetti?

Ankara Zirvesi’nin Türkiye açısından en önemli sonucu, somut bir anlaşmadan çok yeni bir pazarlık zeminidir.

Türkiye bu zirvede NATO’dan çıkmayı tartışan, ittifakın kenarında duran ya da yalnızca coğrafi konumuyla önem kazanan ülke görüntüsünden uzaklaşmaya çalıştı. Ankara’nın vermek istediği mesaj daha netti: Eğer Avrupa gerçekten daha fazla savunma üretmek, daha fazla hava savunması kurmak ve Rusya’ya karşı daha dayanıklı olmak istiyorsa, Türkiye bu denklemin dışında tutulamaz.

Erdoğan’ın zirvede NATO müttefiklerine savunma sanayii kısıtlamalarını kaldırma çağrısı bu nedenle yalnızca diplomatik bir şikâyet değildi. Türkiye, uzun süredir Batılı müttefiklerinden gördüğü yaptırım, ambargo ve program dışı bırakılma pratiğini artık ittifakın kendi kapasite sorunu üzerinden tartışmaya açıyordu. Reuters’ın aktardığına göre Erdoğan, özellikle AB üyeliği temelinde yapılan dışlayıcı uygulamaların NATO içinde gereksiz ayrışmalar yarattığını söyledi; Türkiye’nin Avrupa güvenlik girişimlerine ve SAFE fonlama mekanizmasına dahil edilmesini istedi. Aynı haber, Ankara’nın 2030’a kadar NATO’nun yüzde 5 savunma harcaması hedefiyle uyumlu hareket etmeyi planladığını ve “Çelik Kubbe” hava savunma projesi için 24 milyar dolarlık ek kaynak ayırdığını da aktardı.

Bu tablo, Türkiye’nin NATO içindeki konumunu yeniden tarif etme çabasını gösteriyor. Türkiye’nin eski argümanı şuydu: “Ben stratejik konumum nedeniyle önemliyim.” Yeni argüman ise daha ileri gidiyor: “Ben yalnızca konumumla değil, üretim kapasitemle de gerekli bir ülkeyim.” Bu fark küçük değildir.

Çünkü NATO’nun bugünkü tartışması artık yalnızca üsler, boğazlar ve haritalar üzerinden yürümüyor. Mühimmat, hava savunması, insansız sistemler, üretim hattı, teknoloji transferi ve ortak finansman üzerinden yürüyor. Türkiye bu alanda kendisini dışarıda bırakılmış bir tüketici değil, içeri alınması gereken bir üretici ortak olarak sunuyor.

F-35 dosyası bu yüzden zirvenin teknik başlıklarından biri değil, en sembolik dosyalarından biri hâline geldi. Trump, Ankara’da Türkiye’ye yönelik yaptırımları kaldıracağını ve F-35 satışını değerlendireceğini söyledi. Reuters, bunun S-400 alımı nedeniyle Türkiye’ye uygulanan yaptırımları tersine çevirebilecek bir adım olduğunu; ancak hem Amerikan Kongresi’nde hem de İsrail tarafında ciddi dirençle karşılaşmasının beklendiğini yazdı.

Trump’ın Erdoğan’a yönelik övgüleri de aynı dosyanın parçasıydı. Reuters, Trump’ın Erdoğan’la kişisel ilişkisini vurguladığını, Türkiye’yi yeniden F-35 programına yaklaştırabilecek sinyaller verdiğini ve bunun Ankara açısından diplomatik bir kazanım olarak görüldüğünü aktardı. Fakat aynı haberlerde bunun kesinleşmiş bir satış değil, siyasi irade beyanı olduğu özellikle belirtiliyordu. Çünkü F-35 meselesi yalnızca Beyaz Saray’ın kararıyla çözülebilecek bir dosya değil; Kongre, İsrail lobisi, Pentagon’un güvenlik kaygıları ve S-400 meselesi hâlâ bu dosyanın üzerinde duruyor.

Tam bu noktada İsrail faktörü devreye girdi.

Netanyahu, Türkiye’ye F-35 satışına açıkça karşı çıktı. Reuters’ın aktardığına göre İsrail tarafı, Türkiye’nin bu uçakları almasının Orta Doğu’daki güç dengesini değiştireceğini ve Ankara’nın bölgesel niyetlerinin İsrail açısından risk oluşturduğunu savundu. Netanyahu CNN’de yaptığı açıklamada Türkiye’ye F-35 verilmesine karşı olduğunu, bu itirazını Trump’a da ilettiğini söyledi. Bir İsrailli kaynağa göre ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in Netanyahu ile yapacağı görüşmenin iptal edilmesi de bu gerilimin parçasıydı.

İsrail basınında ve bölgesel haberlerde bu itiraz daha sert bir dille yer aldı. Jerusalem Post, Netanyahu’nun Türkiye’yi “dostane bir devlet” olarak görmediğini ve F-35 satışının bölgesel güç dengesini bozabileceğini söylediğini yazdı. Times of Israel ise İsrail’in, Türkiye’nin ileri Amerikan askeri teknolojisine erişmesini engellemek için Washington üzerinde baskı kurduğunu aktardı.

Burada Türkiye açısından iki ayrı okuma mümkün. Birinci okuma, klasik güvenlik okumasıdır.

İsrail, kendi askerî üstünlüğünü korumak istiyor. Türkiye’nin F-35 gibi beşinci nesil savaş uçaklarına yeniden erişmesi, Doğu Akdeniz, Suriye, Irak ve genel Orta Doğu denkleminde Ankara’nın hava gücünü artırır. İsrail’in buna karşı çıkması, bölgesel güç dengesi açısından beklenebilir bir tutumdur.

İkinci okuma ise Türkiye iç siyasetinde daha fazla karşılık buluyor.

Türkiye’de muhalif çevrelerde ve bazı siyasal yorumcular arasında, İsrail’den gelen sert çıkışların iktidar açısından içeride kullanışlı bir malzemeye dönüşebileceği düşünülüyor. Bu görüşe göre dışarıdan gelen her tehdit ya da sert itiraz, iktidarın kendisini “Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesini veren liderlik” olarak sunmasına imkân sağlıyor. Özellikle İsrail gibi Türkiye kamuoyunda geniş kesimlerin tepki duyduğu bir aktörün Erdoğan karşıtı pozisyon alması, iktidarın milliyetçi ve muhafazakâr tabanını konsolide etmeye yarayabilir.

Bu noktada dikkatli olmak gerekir. Netanyahu’nun çıkışının Ankara ile koordineli bir “danışıklı dövüş” olduğunu kanıtlayan kamuya açık bir veri yok. Bunu olgu gibi yazmak doğru olmaz. Fakat Türkiye’de bu yönde bir algının bulunması da siyasal gerçekliğin parçasıdır.

Çünkü Türkiye’de iktidarın geçmişte dış tehdit, dış güçler, Batı komplosu, İsrail karşıtlığı ve milli güvenlik söylemlerini iç politik mobilizasyon için kullandığına dair güçlü bir toplumsal hafıza var. Dolayısıyla Netanyahu’nun F-35 itirazı yalnızca dış politika haberi olarak kalmıyor; içeride de “bu çıkış kime yarar?” sorusuyla okunuyor. Siyaset bilimi literatüründe buna yakın bir kavram var: “rally around the flag.”

Dış tehdit algısı yükseldiğinde, seçmenlerin kısa vadede yürütme etrafında kenetlenme eğilimi gösterebildiği bilinir. Bu her zaman işlemez; ekonomik kriz, güven kaybı ve yönetim yorgunluğu bazı durumlarda bu etkiyi sınırlayabilir. Fakat otoriterleşme eğilimi gösteren rejimlerde dış tehdit söylemi, muhalefeti “milli çıkarların karşısında durmakla” suçlamak için güçlü bir araç hâline gelebilir.

Türkiye’deki tartışmanın hassas noktası da burada.

Eğer dışarıdan gelen her eleştiri, içeride iktidarın elinde bir “milli kuşatma” anlatısına dönüşüyorsa; o zaman dış politika, demokrasinin alanını daraltan bir iç politika aracına dönüşebilir.

Bu yalnızca Türkiye açısından değil, Batı açısından da ciddi bir ikilemdir. Trump’ın Erdoğan’a yönelik sürekli övgüleri bu ikilemi daha da görünür kılıyor.

Bir tarafta Trump, Erdoğan’ı güçlü lider, iyi müttefik ve anlaşılabilir bir aktör olarak sunuyor. Diğer tarafta Türkiye’de muhalefet, hukuk devleti ve demokratik standartlar konusunda derin kaygılar taşıyor. Bu nedenle Trump’ın Erdoğan’a dönük pozitif dili Türkiye’de herkes tarafından “diplomatik kazanım” olarak okunmuyor. Muhalif kesimlerin önemli bir kısmı bunu riskli görüyor. Çünkü Trump’ın kişisel liderlik ilişkilerine dayalı dış politika tarzı, kurumsal denge ve demokratik denetim yerine liderler arası pazarlığı öne çıkarıyor.

Bu, Erdoğan açısından kısa vadede avantaj gibi görünebilir. Fakat Türkiye açısından daha karmaşık bir tablo yaratır. Çünkü bir ülkenin en kritik güvenlik dosyalarının, liderler arasındaki kişisel yakınlık üzerinden yürüdüğü izlenimi kurumsal güvenilirliği artırmaz; tam tersine kırılganlaştırır. Bugün Trump’ın övgüsüyle açılan bir kapı, yarın Kongre direnciyle, İsrail baskısıyla ya da Amerikan iç siyasetindeki başka bir dönüşle kapanabilir.

F-35 meselesi tam da bu yüzden Türkiye’nin kazancını ve kırılganlığını aynı anda gösteriyor. Kazanç şudur: Türkiye yeniden masada. F-35 dosyası kapalı bir dosya olmaktan çıktı; en azından siyasi düzeyde yeniden konuşulur hâle geldi. Kırılganlık ise şudur: Türkiye hâlâ güven sorunu yaşıyor. S-400 meselesi çözülmeden, Kongre ikna edilmeden, İsrail’in güvenlik itirazları aşılmadan ve Pentagon’un teknoloji güvenliği kaygıları giderilmeden bu dosyanın tam anlamıyla kapanması kolay değil.

Aynı durum SAMP/T ve Avrupa hava savunması için de geçerli.

Reuters, Macron’un Türkiye ve İtalya ile SAMP/T hava savunma sistemi üzerine teknik çalışmaların sürdüğünü söylediğini aktardı. Bu, Türkiye’nin Avrupa savunma mimarisine yeniden bağlanması açısından önemli. Fakat burada da mesele yalnızca teknik iş birliği değil. Türkiye’nin Avrupa güvenlik projelerine dahil edilmesi, aynı zamanda siyasi güven meselesidir.

Bu nedenle Ankara’nın zirveden elde ettiği sonucu abartmak da küçümsemek de hatalı olur. Türkiye zirvede büyük bir stratejik fırsat yakaladı. Ama bu fırsat henüz kazanıma dönüşmüş değil. Asıl mesele, Ankara’nın bu yeni pazarlık gücünü nasıl kullanacağı. Eğer Türkiye bu alanı yalnızca iç siyasette “dış dünya bize muhtaç” anlatısını güçlendirmek için kullanırsa, kısa vadeli propaganda değeri üretebilir. Fakat uzun vadede Avrupa güvenlik mimarisine kurumsal biçimde bağlanma fırsatını zayıflatır. Eğer bu alanı hukuk devleti, kurumsal öngörülebilirlik, savunma sanayii şeffaflığı ve müttefiklerle güven inşası üzerinden kullanırsa, Türkiye gerçekten NATO içindeki yerini yeniden tanımlayabilir.

Burada demokrasi meselesi yeniden karşımıza çıkar. Çünkü demokrasinin tamamen kaybı yalnızca iç politika sorunu değildir. Bir NATO üyesinde demokratik kurumların bütünüyle işlevsizleşmesi, kısa vadede bazı liderlerin işini kolaylaştırabilir. Muhalefet bastırılır, karar alma hızlanır, dış politika daha kişisel yürütülür, krizler “milli güvenlik” diliyle yönetilir. Fakat orta vadede bunun maliyeti çok ağır olur. Birincisi, kurumsal öngörülebilirlik zayıflar. Müttefikler bir ülkenin ne istediğini, hangi kararı neden aldığını, kararın yarın değişip değişmeyeceğini anlamakta zorlanır. İkincisi, savunma iş birliği kişilere bağımlı hâle gelir. Bugün Erdoğan-Trump ilişkisiyle açılan dosyalar, yarın başka bir Amerikan yönetimiyle tekrar kapanabilir.

Üçüncüsü, iç meşruiyet kaybı dış politika kapasitesini de azaltır. Toplumun büyük bir bölümünün kendisini sistemin dışında hissettiği bir ülkede, dış politika hamleleri ne kadar güçlü görünürse görünsün, kalıcı ulusal uzlaşma üretmekte zorlanır.

Dördüncüsü, NATO’nun kendi meşruiyeti aşınır. NATO yalnızca silah sistemleri üzerine kurulu bir yapı olduğunu söylerse, kendisini savunma ittifakı olarak sürdürebilir. Fakat tarihsel olarak NATO, kendisini aynı zamanda demokratik siyasal sistemler arasındaki dayanışma olarak tarif etti. Eğer ittifak, stratejik olarak gerekli gördüğü üyelerde demokratik gerilemeyi sürekli tolere eden bir yapıya dönüşürse, kendi değer dilini de zayıflatır.

Bu noktada Türkiye’nin kazancı ile Batı’nın riski aynı yerde buluşuyor. Batı, Türkiye’ye güvenlik nedeniyle daha fazla ihtiyaç duyuyor.Türkiye de bu ihtiyacı kendi pazarlık gücüne çevirmek istiyor. Fakat eğer bu pazarlık demokratik alanın daha da daralmasıyla eş zamanlı ilerlerse, ortaya istikrarlı bir ittifak ilişkisi değil, sürekli kriz üreten bir zorunlu ortaklık çıkar.

Ankara Zirvesi’nin üçüncü büyük dersi budur. Türkiye masaya döndü. Ama hangi Türkiye’nin döndüğü hâlâ tartışmalı. Savunma sanayiinde güçlenen, Karadeniz’de kritik, NATO içinde vazgeçilmez bir Türkiye mi? Yoksa bu stratejik değeri içeride demokratik rekabeti daraltmak için kullanan, dış düşman anlatısından siyasal enerji üreten, liderler arası pazarlığa kurumsal dış politikadan daha fazla yaslanan bir Türkiye mi?

Bu sorunun cevabı yalnızca Ankara’nın değil, NATO’nun da geleceğini ilgilendiriyor. Çünkü artık mesele Türkiye’nin Batı’ya ait olup olmadığı değil. Mesele, Batı’nın Türkiye’yi hangi şartlarla içeride tutmayı kabul edeceği.

Ve Türkiye’nin bu şartları kendi demokrasisini güçlendirmek için mi, yoksa içerideki güç yoğunlaşmasını kalıcılaştırmak için mi kullanacağı?

Devamını oku

Ankara’da Aynı Anda İki Türkiye Değil, İki Batı Vardı

Ankara’da Aynı Anda İki Türkiye Değil, İki Batı Vardı

Ankara’daki NATO Zirvesi’nin ikinci gününü yalnızca “liderler toplandı, bildiri yayımlandı, Ukrayna’ya destek tekrarlandı” diye okumak, o gün yaşanan asıl kırılmayı ıskalamak olur. Çünkü 8 Temmuz 2026’da Ankara’da ilginç bir şey oldu: Aynı şehirde bulunan Batılı gazeteciler, diplomatlar, düşünce kuruluşları ve siyasetçiler aynı ülkeye baktılar; fakat

Daphne Emiroğlu tarafından
Ankara Zirvesi’nin İlk Günü: NATO Artık Bir İttifak Değil, Bir Pazarlık Masası

Ankara Zirvesi’nin İlk Günü: NATO Artık Bir İttifak Değil, Bir Pazarlık Masası

Ankara’daki NATO Zirvesi’nin ilk günü iki ayrı sahnede yaşandı. Birincisi televizyonların ve sosyal medyanın izlediği sahneydi: liderlerin karşılanması, protokol fotoğrafları, Mehter Takımı, kimin kime baktığı, kimin kimi selamladığı, hangi liderin hangi yüz ifadesiyle kameraya yakalandığı… Türkiye’de bu görüntüler, her zamanki gibi hızla magazinleştirildi. Hatta Yunanistan Başbakanı’nın

Daphne Emiroğlu tarafından