İstediğini yap bana sahip! Denetlenmeyeceksin!
Bir ülkede yaşayan insanların ilk sorması gereken soru kim iktidarda, hangi parti kazanacak ya da hangi siyasetçinin ne dediği değildir. Gel gör ki insanlık kurtulamıyor o sorudan. Bir de ülkenin nereye gittiğini sormaktan geri duramıyorum. Ancak...
İlk soru şudur:
Bu ülkenin kaynakları nasıl kullanılıyor?
Çünkü bir ülkenin kaderini belirleyen şey sloganlar değil, kaynakların nasıl dağıtıldığıdır. Evdeki bulgurları kim yiyor? Biz mi yoksa fareler mi dadandı?
Siyaset bilimi ve iktisat literatürü uzun zamandır devletlerin başarısının yalnızca sahip oldukları kaynak miktarıyla değil, bu kaynakları nasıl yönettikleriyle ilişkili olduğunu göstermektedir. Aynı doğal kaynaklara, benzer nüfusa veya benzer coğrafi avantajlara sahip ülkeler arasında görülen büyük refah farklarının önemli bir bölümü, kaynakların dağıtım ve denetim mekanizmalarındaki farklılıklardan kaynaklanır. Bu farkları da hükümetler belirler.
Vergilerimiz, doğal kaynaklarımız, kamu arazilerimiz, limanlarımız, madenlerimiz, ormanlarımız, enerji üretimimiz, eğitim bütçemiz ve hatta gelecekte doğacak çocukların sırtına yüklenecek borçlarınız... Şu anda torunları da epey borç yüklenmiş olabilir. Sakin ol. Sen yaptın nasılsa bu borcu.
Yukarıdaki saydıklarımın tamamı bir ülkenin ortak servetidir. İş gücü slogan atmak olanlar bunları pek bilmez. Şaşırma.
Devam edelim..
Ve ortak servetin nasıl kullanıldığı, o toplumun nasıl bir geleceğe sahip olacağını belirler. Toplumlar çoğu zaman siyaseti kişiler üzerinden takip eder. Hatta bazen delirir, her şeyi bir tek kişi zanneder. Canım benim... Oysa modern devletlerde asıl belirleyici olan kişilerden çok kurumlar ve kaynak akışlarıdır. bu cümledeki akış "akışa bıraktım" cümlesindeki akış değil. Nobel ödüllü iktisatçılar da dahil olmak üzere birçok araştırmacı, uzun vadeli kalkınmayı belirleyen temel unsurun kurumsal yapı ve kaynak tahsis mekanizmaları olduğunu vurgulamaktadır.
Bir toplum çoğu zaman siyasi tartışmaların içinde kaybolur. Bir liderin konuşması günlerce tartışılır. Bir belediye başkanının söylediği bir cümle manşet olur. Bir milletvekilinin gafı televizyonlarda saatlerce konuşulur. Ama aynı gün içinde milyarlarca liralık kaynak aktarımı yapılabilir ve bunun farkına çok az insan varır. O azları ayakta alkışlayalım ve hatta önümüzü de ilikleyelim, tabi hala önü iliklenecek bir ceketin varsa.
Devletlerin gerçek hikâyesi çoğu zaman televizyon ekranlarında değil, bütçe tablolarında yazılır. Kamu bütçeleri yalnızca muhasebe belgeleri değildir. Kamu maliyesi açısından bakıldığında bütçe, bir devletin önceliklerini somutlaştırdığı en önemli siyasi metindir. Bir hükümetin neyi önemli gördüğü, hangi alanlara yatırım yaptığı ve hangi alanları ihmal ettiği bütçeler aracılığıyla anlaşılır.
Çünkü kaynak dağıtımı aslında bir tercih meselesidir. Bir hükümet bir köprü yapmayı seçebilir. Bir okul yapmayı seçebilir. Bir hastane yapmayı seçebilir. Bir şirket grubuna teşvik vermeyi seçebilir. Bir bölgeyi kalkındırmayı seçebilir.
Ya da bunların hiçbirini yapmayabilir.
Bütçe teknik bir belge gibi görünür ama aslında ahlaki bir metindir.
Bir toplumun neye değer verdiğini gösterir.
Kaynaklar her zaman sınırlıdır. Bu nedenle iktisadın en temel sorunlarından biri kıt kaynakların nasıl dağıtılacağıdır. Devletler de bu sorunun dışında değildir. Kamu kaynakları sonsuz olmadığı için her tercih aynı zamanda vazgeçilmiş başka bir tercihi ifade eder. Bu yüzden her harcama aynı zamanda yapılmamış başka bir harcamanın hikâyesidir.
Bir yere ayrılan para başka bir yere ayrılamaz. Bu nedenle vatandaşın görevi yalnızca "Ne yapıldı?" diye sormak değildir. "Aslında ne yapılmadı?" diye de sormaktır. Yeni bir havaalanı yapılmış olabilir. Peki aynı dönemde kaç okul yapılmadı? Kaç bilim merkezi kurulmadı? Kaç öğrenci burs alamadı? Kaç çiftçi desteklenmedi? Muazzam havaalanına karşılık, tarımın çöktüğü bir ülke hayal edin. Yani kendini besleyemeyen bir ülke...
Bu sorular sorulmadığında toplum yalnızca gördüğü projeleri değerlendirir. Görmediği maliyetleri değil. Ekonomistler buna "fırsat maliyeti" der. Vatandaşlık açısından ise bunun daha basit bir adı vardır:
Hesap sormak.
Çünkü demokrasinin özü seçim değildir. Seçim yalnızca araçtır. Demokrasinin özü denetimdir.
Siyasal bilimlerde buna "hesap verebilirlik" denir. Demokratik sistemlerin gücü yalnızca seçim yapılabilmesinden değil, seçilmiş yöneticilerin kararlarının kamuoyu tarafından izlenebilmesinden kaynaklanır. Seçimlerin düzenli yapılması tek başına yeterli değildir; vatandaşların bilgiye erişebilmesi, kamu harcamalarını inceleyebilmesi ve yöneticilerden açıklama talep edebilmesi gerekir. Bir zahmet yönetici de hesap vermelidir, sloganlar çabuk karın doyuruyor.
Bir vatandaşın görevi yalnızca oy vermek değil, verdiği yetkinin nasıl kullanıldığını takip etmektir. Bu nedenle gelişmiş demokrasilerde insanlar bütçeleri inceler. İhale süreçlerini takip eder. Kamu harcamalarını sorgular. Belediyelerin faaliyet raporlarını okur. Sayıştay raporlarını araştırır.
Çünkü bilirler ki kaynakların kontrolü kaybedildiğinde siyasetin kontrolü de kaybedilir. Siyaset sosyolojisinin önemli bulgularından biri şudur: Kaynakların denetlenemediği toplumlarda siyasi güç zamanla ekonomik güce dönüşür; ekonomik güç de yeniden siyasi güç üretir. Böylece kendini besleyen bir döngü oluşur. Bu döngü kırılmadığında kamu yararı geri plana düşerken belirli çıkar ağları güç kazanmaya başlar.
Tabi şundan da bahsedelim. Yürüten ve denetleyen aynı kişi olunca bu sistem yürümez. Eh şimdi biraz elimizi vicdanımıza koyalım, "Şekerim her şeyi sen yap ama kimse denetlemesin" diye de hiçbir yöneticiye yetki vermez. Bu insan zekasına aykırı.
Bir noktadan sonra ülkeler fikirlerle değil, kaynak ağlarıyla yönetilmeye başlar. Kimin zenginleşeceğine, Kimin ihale alacağına, Hangi bölgenin yatırım göreceğine, Hangi sektörün destekleneceğine, Kimin görünür olacağına, Kimin görünmez kalacağına, Bu ağlar karar verir.
İşte bu yüzden vatandaşların gündemi yalnızca siyasetçiler olmamalıdır. Asıl gündem kaynakların akışıdır. Paranın yönünü takip etmek çoğu zaman nutukları takip etmekten daha öğreticidir. Çünkü insanlar yalan söyleyebilir. Kurumlar propaganda yapabilir. Manşetler değişebilir. Ama bütçeler ve kaynak transferleri sonunda gerçeği ortaya çıkarır. Bir ülkenin geleceği seçim meydanlarında değil, kaynaklarının nasıl dağıtıldığı konusunda verdiği kararlarda şekillenir.
Bu yüzden vatandaşın en temel görevi şudur:
Vergilerim nereye gidiyor?
Bu ülkenin servetinden kim yararlanıyor?
Bugün alınan kararların bedelini yarın kim ödeyecek?
Bu sorular aslında demokratik yurttaşlığın temel sorularıdır. Çünkü kamu kaynakları üzerinde denetim kurabilen toplumlar yalnızca daha şeffaf devletler üretmez; aynı zamanda daha güçlü ekonomiler, daha bağımsız kurumlar ve daha yüksek yaşam standartları da üretirler.
Bu sorular sorulmaya devam ettiği sürece demokrasi yaşar.
Sorulmadığında ise vatandaş yavaş yavaş seyirciye dönüşür.
Ve tarih bize gösteriyor ki kaynaklarını takip etmeyen toplumlar, bir gün kaynaklarını da geleceklerini de kaybettiklerini fark ederler. "Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi" diyecek vakit bile kalmaz
Yazdıklarıma inanmadıysan şunlara bakıver:
- Why Nations Fail (2012)Temel tez: Ülkeleri zengin veya yoksul yapan şey büyük ölçüde kurumlarıdır. Kaynakların nasıl dağıtıldığı ve kim tarafından kontrol edildiği kalkınmayı belirler.
- Institutions, Institutional Change and Economic Performance (1990)Modern kurumsal iktisadın temel eserlerinden biridir. Kurumların ekonomik performansı nasıl şekillendirdiğini açıklar.
- Economic Origins of Dictatorship and Democracy (2006)Kaynak dağılımı, siyasi güç ve demokratik denetim arasındaki ilişkiyi inceler.
- The Logic of Collective Action (1965)Küçük ve örgütlü çıkar gruplarının kamu kaynaklarını neden daha kolay etkileyebildiğini açıklar.
- Power and Prosperity (2000)Devletlerin vatandaşın refahını artırmak yerine kaynakları belirli gruplara aktardığında ne tür sonuçlar doğurduğunu analiz eder.