Abdul El-Sayed Nasıl Kazandı? Michigan’dan Yeni Nesil Siyasetin Zaferi
Aylar önce Abdul El-Sayed’in Michigan’da kazanabileceğini söylediğimde çevremde pek çok insan aynı tepkiyi verdi: Olmaz.
Fazla progressive.
Fazla riskli.
Müslüman.
İsrail konusunda fazla sert.
Michigan gibi bir salıncak eyalette böyle bir aday genel seçim kazanamaz.
Bu itirazların hiçbiri tamamen anlamsız değildi. Hatta klasik Amerikan seçim siyaseti açısından son derece makuldüler. Michigan 2024’te Donald Trump’a oy vermişti. El-Sayed Demokrat Parti’nin merkezinde duran bir aday değildi. Ön seçimde parti establishment’ının desteklediği Haley Stevens’ı yenmiş, Medicare for All’dan İsrail’e askeri yardımın kesilmesine kadar tartışmalı pozisyonlarını saklamamıştı.
Üstelik karşısında zayıf bir Cumhuriyetçi aday da yoktu. Mike Rogers eski kongre üyesiydi, FBI geçmişine sahipti, Donald Trump’ın ve ulusal Cumhuriyetçi örgütlerin desteğini arkasına almıştı.
Ama 3 Kasım gecesi Michigan başka bir şey söyledi.
Abdul El-Sayed seçimi kazandı.
Associated Press, Reuters, NBC ve CBS yarışın El-Sayed lehine sonuçlandığını duyurdu. Sayım sürerken NBC’nin verilerinde El-Sayed yaklaşık yüzde 52, Rogers yüzde 46 seviyesindeydi. Böylece El-Sayed yalnızca Michigan senatörü olmadı; Amerika Birleşik Devletleri tarihinde Senato’ya seçilen ilk Müslüman oldu.
Ama bu zaferi yalnızca tarihî kimlik başarısı olarak okumak, siyasi hikâyenin önemli bölümünü kaçırmak olur. Çünkü Michigan’da asıl dikkat çekici olan, kim kazandı? sorusundan çok nasıl kazandı? sorusu.
Sekiz yıl önce kaybetmişti
El-Sayed’in hikâyesi düz bir yükseliş hikâyesi değil.
2018’de Michigan valiliği için Demokrat ön seçime girmiş ve çift haneli farkla kaybetmişti. Siyasetin dışında kalabilirdi. Bunun yerine halk sağlığına döndü, Wayne County’de sağlık politikaları üzerinde çalıştı ve sonraki yıllarda sağlık sistemi, tıbbi borç, opioid krizi ve sosyal eşitsizlik üzerine kamuoyu önünde görünür olmaya devam etti.
Sekiz yıl sonra yeniden aday olduğunda artık yalnızca “genç progressive yıldız” değildi. Siyasi yenilgi yaşamış, kamu yönetiminde çalışmış ve sağlık sisteminin içinden gelmiş bir adaydı.
Bu geçmiş önemliydi.
Çünkü El-Sayed’in en güçlü siyasi önerilerinden biri olan Medicare for All, kendisi için teorik bir sol politika değil, mesleki geçmişinin devamıydı. Doktorluk ve halk sağlığı yöneticiliği yapmış bir aday sağlık sisteminin neden değişmesi gerektiğini anlatıyordu.
Seçmenin önünde program ile kişisel geçmiş arasında doğrudan bir bağ vardı.
Nerede durduğunu saklamadı
El-Sayed’in zaferindeki ilk önemli unsur siyasi pozisyonunu bulanıklaştırmamasıydı.
Medicare for All dedi.
Büyük şirket parasının siyasetten çıkarılmasını istedi.
Sendikaları destekledi.
Milyarderlerin ve büyük şirketlerin daha fazla vergi ödemesini savundu.
İsrail’in Gazze’deki politikalarını “soykırım” olarak tanımladı ve ABD’nin İsrail’e askeri yardımına karşı çıktı.
Bu pozisyonların bir kısmının Michigan’da kendisine oy kaybettirebileceğini biliyordu. Ama kampanyasının temel stratejisi bunları saklamak değildi.
Bunun yerine başka bir soru sordu: Bu politikaları insanların gündelik hayatına bağlayabilir miyim? Medicare for All’ı ideolojik bir slogan olmaktan çıkarıp doktor faturası üzerinden anlattı.
Ekonomik eşitsizliği soyut sınıf tartışmaları yerine kira, market ve sağlık harcamaları üzerinden konuştu. Siyasette büyük para sorununu Citizens United kararının hukuk tekniği üzerinden değil, çok daha basit bir soruyla anlattı:
Siyaseti kim satın alıyor?
Bu nedenle El-Sayed’in campaign sloganlarından biri kampanyanın tamamını özetliyordu: “Money out of politics, money in your pocket, Medicare for All.”
Siyasetten parayı çıkar. Parayı vatandaşın cebine koy. Herkese sağlık hizmeti sağla.
Karmaşık politika paketini üç cümleye indirebilmek küçük bir iletişim başarısı değil.
Önce kendi partisinin sistemini yendi
El-Sayed’in genel seçim zaferini anlamak için Demokrat ön seçimine dönmek gerekiyor. Çünkü orada neredeyse bütün klasik seçim kuralları onun aleyhineydi.
Rakibi Haley Stevens Demokrat Parti establishment’ının büyük bölümünün desteğini almıştı. Michigan Valisi Gretchen Whitmer’dan Senato Demokrat liderliğine kadar birçok önemli isim Stevens’ın arkasındaydı.
Daha da önemlisi para farkıydı.
AIPAC bağlantılı United Democracy Project ve başka dış gruplar Stevens lehine ve El-Sayed aleyhine on milyonlarca dolar harcadı. Associated Press’e göre AIPAC bağlantılı harcama tek başına yaklaşık 30 milyon dolara ulaştı.
Normal siyaset hesabına göre El-Sayed’in ezilmesi gerekiyordu. Ama paradoksal biçimde bu para saldırısı onun kampanya mesajına hizmet etti. Çünkü El-Sayed zaten seçmene şunu söylüyordu: Büyük para siyaseti satın alıyor.
Sonra büyük para gelip gerçekten karşısına dikildi. Böylece kampanyaya yapılan saldırı kampanyanın temel tezini doğrulayan görüntüye dönüştü. El-Sayed ön seçimi çok küçük bir farkla kazandı. Fakat önemli olan farkın büyüklüğü değildi. Önemli olan, yaklaşık dokuz-on kat daha fazla reklam harcamasına rağmen onun kazanmış olmasıydı. Bu zafer El-Sayed kampanyasının sonraki aşamadaki psikolojisini de değiştirdi. Artık anlatabilecekleri bir hikâyeleri vardı:
Biz büyük paraya rağmen kazandık.
Dört kişiyle başlayıp bir harekete dönüşen kampanya
El-Sayed yarışa girdiğinde kampanya ekibi son derece küçüktü. Washington Post’un daha önce aktardığı kampanya verilerine göre ilk dönemlerde yalnızca birkaç kişilik bir ekip vardı ve bazı toplantılara beş-on kişi geliyordu.
Sonra Michigan’ı dolaşmaya başladı. Büyük salonlardan önce küçük odalar geldi.
Kiliseler.
Sendika salonları.
Toplum merkezleri.
Üniversiteler.
Kasabalar.
Trump’ın güçlü olduğu bölgelerde küçük toplantılar. Kampanya yüzlerce etkinlik yaptı, binlerce gönüllü kazandı ve yüz binlerce kapı çaldı. Bu, El-Sayed’in seçim başarısının belki de en az konuşulan tarafı. Çünkü modern siyasette sosyal medya görünürlüğü çoğu zaman örgütlenmeyle karıştırılıyor. Takipçi örgüt değildir. Beğeni oy değildir. Viral video saha çalışması değildir.
El-Sayed’in kampanyasında dijital iletişim fiziksel örgütlenmenin alternatifi olmadı. Tam tersine onun hızlandırıcısı oldu.
Bir videoyu izleyen seçmenin kampanyaya bağış yapması, ardından gönüllü olması, kapı çalması ve sandığa gitmesi kampanyanın gerçek gücüydü.
Küçük bağışçı ağı
Aynı şey para konusunda da oldu.
El-Sayed kampanyası büyük şirket PAC’lerinin ve milyarder bağış ağlarının etkisini eleştirirken küçük bağışçılardan olağanüstü miktarda para toplamayı başardı. Kampanyanın Federal Election Commission kayıtları 2026 boyunca bireysel bağışların kampanyanın ana finansman kaynaklarından biri haline geldiğini gösteriyordu.
Bunun en çarpıcı örneği seçimden hemen önce yaşandı. Ön seçimde El-Sayed’e kaybeden Haley Stevens, seçimden yalnızca günler önce Cumhuriyetçi Mike Rogers’ı destekledi. Normal şartlarda bu, Demokrat aday açısından ağır bir kriz olabilirdi. Fakat El-Sayed kampanyası olayı birkaç saat içinde taban mobilizasyonuna çevirdi. Kampanya aynı gün yaklaşık 2,4 milyon dolar topladı. Bağışların büyük bölümü küçük miktarlardan oluşuyordu ve on binlerce kişi ilk kez kampanyaya para verdi.
Bir saldırı daha kampanyanın kendi hikâyesine dönüştürüldü: Establishment bizi terk edebilir.
Bizim arkamızda seçmen var.
Genç seçmenle aynı dili konuşmak
El-Sayed’in bir başka avantajı genç seçmenle kurduğu ilişkiydi. Burada da klasik “gençlik kampanyası” modeli yoktu. Politikacıların gençlerin karşısına çıkıp “Gençler bizim geleceğimizdir” demesiyle ilgilenmedi. Gençlerin zaten bulunduğu kültürel alanlara girdi.
Meme kültürü.
Popüler televizyon dizileri.
İnternet mizahı.
TikTok ve kısa video dili.
Ama bunu yalnızca eğlenceli görünmek için yapmadı.
İçeriği yine politika üzerine kurdu.
Sağlık.
Kira.
Ücret.
Siyasi para.
Öğrenci yaşam maliyetleri.
Ve bunun yanında üniversite kampüslerinde gerçek saha örgütlenmesi yürüttü. Bu nedenle genç seçmen El-Sayed kampanyasında yalnızca hedef kitle değildi. Kampanya çalışanıydı.
Samimiyet meselesi
El-Sayed’i izleyenlerin kolayca fark ettiği başka bir özellik var. Duyguyu geçiriyor. Bu, “iyi hatip” olmaktan biraz farklı. İyi hazırlanmış politikacıların çoğu düzgün konuşur. Doğru yerde durur. Doğru kelimeyi söyler. Ama bazen hiçbir şey hissettirmez. El-Sayed ise konuşurken kendisini tamamen kontrol altında tutmuyor. Öfkelendiğinde belli oluyor. Heyecanlandığında konuşması hızlanıyor. Ailesinden söz ettiğinde tonu değişiyor. Bir şeyden gerçekten rahatsız olduğunda bunu saklamak için politikacı yüzüne geçmiyor. Bu özellik zaman zaman hata yapmasına da neden oldu. Bazı açıklamaları gereğinden sertti. Bazı cümleleri rakiplerine kullanabilecekleri malzeme verdi. Fakat bunun karşılığında seçmende başka bir duygu yaratabildi: Bu adam söylediklerine inanıyor.
Modern siyasette bu küçümsenmeyecek bir sermaye. Çünkü otantiklik kusursuz olmak değildir. Söylediğin şeyle davranışın arasında mesafe olmamasıdır.
Cumhuriyetçiler onu kimliği üzerinden tanımlamaya çalıştı
Genel seçim kampanyasının son bölümünde Cumhuriyetçi strateji giderek El-Sayed’in Müslüman kimliği üzerine yoğunlaştı.
Mike Rogers ve Cumhuriyetçi çevreler El-Sayed’i Müslüman Kardeşler’le ilişkilendirmeye çalıştı. Donald Trump kampanya mitinglerinde El-Sayed’in ismini ve dini kimliğini hedef alan ifadeler kullandı.
Reuters’ın seçim öncesi değerlendirmesine göre El-Sayed’in Müslüman Kardeşler’le bağlantılı olduğu iddialarını destekleyen kanıt ortaya konmadı. El-Sayed bu iddiaları reddetti; Demokratlar kullanılan söylemi İslamofobik olarak nitelendirdi.
Bu kampanya hattının amacı açıktı:
Seçimi ekonomik meselelerden kimlik ve güvenlik meselesine çevirmek. Fakat El-Sayed buna karşı kimliğini görünmez hale getirmedi. Kendisini daha az Müslüman göstermeye çalışmadı. Aynı zamanda kampanyasını “Müslüman aday” kampanyasına da dönüştürmedi.
Tekrar sağlık sistemine döndü.
Tekrar hayat pahalılığına döndü.
Tekrar siyasi paraya döndü.
Ve zafer konuşmasının en güçlü anlarından biri tam olarak burada ortaya çıktı.
“Benim adım Abdulrahman Mohamed El-Sayed”
Seçim gecesi Detroit’te sahneye çıktığında ilk yaptığı şeylerden biri tam adını söylemek oldu.
“Benim adım Abdulrahman Mohamed El-Sayed.”
Aylar boyunca ismi ve dini kimliği üzerinden saldırıya uğramış bir aday için bunun sembolik anlamı açıktı. İsmini kısaltmadı. Kimliğini yumuşatmadı. Saklamadı.
Sonra aylardır kampanyasında kullandığı bir başka ifadeye döndü. Yarış hakkında konuşurken sürekli “inşallah” diyordu. Sonucun Allah’ın iradesine bağlı olduğunu ifade eden bu kelimeyi Amerikan siyasetinde açık biçimde kullanmaktan kaçınmamıştı.
Zafer gecesi ise artık “inşallah” değil, “elhamdülillah” diyebileceğini söyledi. Kalabalık ismini haykırmaya başladı.
Bu yalnızca dini bir an değildi. Kampanyanın politik tezinin birkaç saniyelik özeti gibiydi. Kendini küçültmeden kazanmak. Kimliğini gizlemeden daha geniş bir koalisyon kurmak. Michigan seçmeninden kendisini “daha kabul edilebilir” hale getirmek için başka biri olmasını istememek.
“Michigan, we did it”
Zafer konuşmasının başlangıcı son derece basitti:
“Michigan, we did it.”
Ardından zaferi kendisine değil kampanyaya katılan insanlara verdi.
Associated Press’in aktardığı konuşmada seçmenlere “en beklenmedik adaylardan birine şans verdiniz” diyerek teşekkür etti ve başarının onlara ait olduğunu söyledi.
Sonra Michigan boyunca yaptığı kampanyayı anlattı.
İnsanların kendisini evlerine aldığını söyledi.
Kiliselerine.
Sinagoglarına.
VFW salonlarına.
Sendika salonlarına.
İnsanların hayal kırıklıklarını, acılarını ve kırılganlıklarını kendisiyle paylaştığını anlattı. Ve Michigan’a kendisine gösterdiği açık fikirlilik, dayanıklılık ve içtenlikle hizmet etmek istediğini söyledi.
Bu bölüm önemli.
Çünkü El-Sayed’in kampanyası hakkında aylar boyunca söylediği her şey aynı noktaya dönüyordu:
İnsanlarla konuşmak.
Küçük toplantılar.
Kapı kapı dolaşmak.
Sadece Demokrat bölgelerde değil, Cumhuriyetçi bölgelerde de görünmek.
Zafer gecesi yine aynı şeyi anlattı.
Ve sonra politikasına geri döndü
Birçok zafer konuşması seçim bittiği anda politikayı bırakır.
Teşekkür edilir.
Birlik mesajı verilir.
Rakibe saygı gösterilir.
Sonra bayraklar sallanır.
El-Sayed bunu yaparken kampanyasının temel politikalarını da bırakmadı.
Vergilerin Michigan’daki okullara, sağlık sistemine ve altyapıya gitmesini istediğini söyledi. Amerikan parasının savaşlara, apartheid’a ve soykırıma harcanmasını istemediğini açıkça dile getirdi.
Bu özellikle dikkat çekiciydi. Çünkü İsrail-Gazze meselesi kampanya boyunca kendisine en fazla siyasi risk yaratan konulardan biriydi. Seçimi kazandığı anda bundan geri çekilebilirdi. Çekilmedi.
Kampanyasında ne söylüyorsa zafer konuşmasında da aynı şeyi söyledi. Bu da El-Sayed’in siyasi iletişimindeki temel özelliği yeniden gösteriyor: Seçmenin önündeki kişi ile seçimden sonraki kişinin aynı olduğunu göstermeye çalışıyor.
“Yarın çocuklarınıza kötü adamların kaybettiğini söyleyin”
Zafer konuşmasının en sert bölümlerinden biri Donald Trump ve kampanya boyunca yapılan Müslüman karşıtı saldırılara ayrıldı.
El-Sayed, çocuklarına başkanın neden bir insanın ismiyle veya ibadet şekliyle alay ettiğini açıklamak zorunda kalan ailelere seslendi. Ertesi sabah çocuklarına “kötü adamların kaybettiğini” söylemelerini istedi.
Bu cümle klasik “artık hepimiz birlik olalım” zafer konuşması kalıbından oldukça farklı. El-Sayed saldırıları unutmadı. Üzerine bir uzlaşma örtüsü çekmedi. Ama bunu kendi kimliğinin ötesine taşıdı.
Mesaj şu hale geldi:
Bir insanın ismi veya ibadet ettiği biçim siyasi saldırı konusu olmamalı.
Bu nedenle El-Sayed’in zaferinin Müslüman bir adayın başarısından daha geniş bir sembolik anlamı var. Amerikan Senatosu’nun tarihinde ilk kez bir Müslüman oturacak.
Ama daha önemlisi bunu dini kimliğini gizleyerek yapmadı.
Michigan neden önemli?
Bu zafer New York’ta olsaydı yine tarihî olurdu.
California’da olsaydı yine önemli olurdu.
Ama Michigan’da olması siyasi anlamını değiştiriyor.
Michigan güvenli Demokrat eyalet değil.
2024’te Trump kazandı. Sanayi işçisi var. Sendikalı otomotiv çalışanı var. Biraz Bursa gibi düşüebilirsiniz.
Büyük siyah seçmen nüfusu var. Muhafazakâr kırsal bölgeler var. Üniversite kentleri var. Arap-Amerikan seçmen var. Banliyöde merkez seçmen var. Bu nedenle El-Sayed’in zaferi sadece “progressive aday Demokrat seçmeni mobilize edebilir” sonucunu vermiyor.
Çok daha zor bir soruya cevap veriyor:
Progressive bir aday swing state’te genel seçim koalisyonu kurabilir mi?
Michigan’da en azından bu seçim için cevap evet oldu.
Reuters da sonucu Demokrat Parti’nin progressive kanadı açısından önemli bir kırılma olarak değerlendirdi.
El-Sayed neden kazandı?
Tek bir nedeni yok. Trump karşıtlığı etkiliydi. Michigan’daki ekonomik rahatsızlık etkiliydi. Demokratların ülke genelindeki güçlü gecesi etkiliydi. Ama bunlar El-Sayed’in özgün kampanya başarısını açıklamaya yetmiyor. Çünkü El-Sayed aynı zamanda kendi partisinin establishment adayını yendi.
Büyük dış harcamayı atlattı. Müslüman kimliği üzerinden yürütülen yoğun negatif kampanyayı atlattı. İsrail konusundaki tartışmalı pozisyonundan vazgeçmedi.
Genç seçmeni mobilize etti. Sendikalarla güçlü ilişki kurdu. Küçük bağışçı ağını büyüttü. Yüzlerce küçük toplantıyla fiziksel saha örgütlenmesi yaptı. Ve ekonomik programını insanların günlük hayatıyla ilişkilendirdi. Belki en önemlisi de bütün bunları yaparken kendisini daha “seçilebilir” hale getirmek için karakterini silmedi.
Seçilebilirlik meselesi
El-Sayed’in zaferinden sonra Demokrat Parti içinde kaçınılmaz olarak bir tartışma başlayacak.
Progressive adaylar swing state’lerde kazanabilir mi?
Bu soruya tek bir Michigan seçimiyle genel cevap vermek doğru olmaz.
Her eyalet farklı.
Her seçim farklı.
2026’nın güçlü Demokrat rüzgârı da göz ardı edilemez.
Ama artık başka bir cümle de eskisi kadar kolay kurulamaz:
“Böyle bir aday Michigan’da kazanamaz.”
Kazandı.
Bu nedenle tartışmanın daha ilginç sorusu artık başka:
Seçilebilirlik gerçekten ideolojik olarak merkeze yaklaşmak mı?
Yoksa seçmenle güven ilişkisi kurmak mı?
Kendi seçmenini sandığa götürmek mi?
Küskün seçmeni yeniden siyasete dahil etmek mi?
Net bir ekonomik hikâye anlatmak mı?
Siyasi karakterini görünür tutmak mı?
Belki uzun süredir “merkez” dediğimiz şey ile “geniş koalisyon” dediğimiz şey aynı şey değildi.
El-Sayed Michigan’da kendi bulunduğu yerden merkeze doğru yürümek yerine, bulunduğu yerden dışarı doğru büyüdü.
Bence zaferinin asıl siyasi önemi burada.
Inshallah’dan Alhamdulillah’a
El-Sayed’in zafer konuşmasının belki de en iyi özeti iki kelime arasındaki geçişti.
Aylar boyunca:
Inshallah.
Seçim gecesi:
Alhamdulillah.
İki kelimenin arasındaki mesafe yalnızca bir seçim kampanyası değildi.
Sekiz yıl önce kaybedilmiş bir valilik ön seçimi vardı. Yüzlerce küçük toplantı vardı. On binlerce gönüllü vardı. Milyonlarca küçük bağış vardı. On milyonlarca dolarlık negatif reklam vardı. Müslüman Kardeşler suçlamaları vardı. İsmiyle dalga geçilen mitingler vardı. Kendi partisinden gelen son dakika ihaneti vardı. Ve sonunda Detroit’te sahneye çıkan bir adam tam adını söyledi: Abdulrahman Mohamed El-Sayed.
Sonra Michigan’a teşekkür etti.
Biraz sonra Amerika Birleşik Devletleri Senatosu’nun ilk Müslüman üyesi olarak Washington’a gidecek.
Ama belki bundan daha önemli bir şey yaptı.
Siyasette yıllardır duyduğumuz bir cümlenin yanına soru işareti koydu:
“Kazanmak için kendinden ne kadar vazgeçmen gerekiyor?”
Michigan’ın cevabı en azından bu seçimde oldukça açık oldu:
Belki de sandığımız kadar değil.
Kaynakça
Associated Press. “Progressive Democrat Abdul El-Sayed wins Michigan Senate race, will become first Muslim senator.” 4 Kasım 2026. El-Sayed’in seçim zaferi, ön seçim süreci, grassroots kampanyası ve tarihî ilk.
Associated Press / WKAR. “Abdul El-Sayed defeats Mike Rogers in Michigan Senate race, making history.” 4 Kasım 2026. AP’nin yarışı ilan ettiği saat ve ilk seçim sonuçları.
Reuters. “Abdul El-Sayed becomes first Muslim elected to US Senate.” 4 Kasım 2026. El-Sayed’in zaferinin progressive kanat açısından önemi, kampanya programı ve Rogers’ın seçim stratejisi.
NBC News. “Democrat Abdul El-Sayed wins Michigan’s high-stakes Senate race.” 4 Kasım 2026. Seçim gecesi oy oranları, Haley Stevens’ın son dakika Rogers desteği ve El-Sayed’in tarihî başarısı.
CBS News. “Abdul El-Sayed wins Michigan 2026 Senate election.” 4 Kasım 2026. Michigan’ın salıncak eyalet niteliği ve El-Sayed’in progressive aday olarak seçilebilirliği tartışması.
The Wall Street Journal / Yahoo Finance Video. “El-Sayed Wins Michigan to Become First Muslim Senator.” 4 Kasım 2026. Zafer konuşmasının “Michigan, we did it”, tam adı ve Inshallah–Alhamdulillah bölümü.
Reuters Video / MarketScreener. “Democrat Abdul El-Sayed claims historic Senate win in Michigan.” 4 Kasım 2026. El-Sayed’in Michigan seçmenine teşekkür ettiği zafer konuşması bölümü.
The Times of Israel. “El-Sayed claims victory in Michigan.” 4 Kasım 2026. Zafer konuşmasında sağlık, altyapı, vergiler, savaş ve İsrail politikası üzerine yaptığı açıklamalar.
Al Jazeera. “El-Sayed defeats Rogers to win Senate seat in Michigan.” 4 Kasım 2026. Trump’ın Müslüman kimliğine yönelik saldırıları ve El-Sayed’in zafer konuşmasındaki yanıtı.
The Guardian. “Progressive Abdul El-Sayed wins Michigan Senate race to become first Muslim US senator.” 4 Kasım 2026. El-Sayed’in eyalet çapındaki örgütlenmesi ve zafer konuşması.