Evlilik Nasıl Yıkılır #10 Yıkmamak Mümkün mü?
Arzu edilen bir evlilik, sanıldığı gibi “doğru kişiyi bulmakla” kurulmaz. Bu, popüler kültürün en başarılı masallarından biridir. Asıl mesele doğru kişi değil, doğru işleyiştir. Çünkü evlilik bir duygu değil, bir sistemdir. Ve sistemler iyi niyetle değil, mekanizma ile çalışır. Soru şu olmalı; mekanizmayı çalıştıracak yetkinliğin var mı?
Psikolojik açıdan bakıldığında evliliğin sürdürülebilirliği, bireylerin bağlanma stilleriyle doğrudan ilişkilidir. John Bowlby ve Mary Ainsworth tarafından geliştirilen bağlanma kuramı, insanların yakın ilişkilerde nasıl davrandığını erken dönem deneyimlerin belirlediğini söyler. Güvenli bağlanan bireyler yakınlık kurabilir ve aynı zamanda özerk kalabilir. Kaygılı bağlananlar sürekli onay arar, terk edilme korkusuyla ilişkiyi boğar. Kaçıngan bağlananlar ise yakınlıktan kaçınır, mesafeyi güvenlik sanır. Şimdi kötü haber: Türkiye’de yetişkin bağlanma dağılımına baktığında güvenli bağlanmanın oranı düşündüğün kadar yüksek değil. Hatta neredeyse yok olacak da diyebiliriz. Zira aile kültürümüz güvenli bağlanmamızı sağlayacak durumda değil. Yani çoğu evlilik zaten psikolojik olarak stabil olmayan iki sistemin birleşmesidir.
Bu yüzden arzu edilen evlilik, romantik yoğunlukla değil, regülasyon kapasitesiyle kurulur. İnsan kendini regüle edemiyorsa ilişkiyi de edemez. Öfkesini yönetemeyen biri, iletişim kurduğunu zannederken aslında saldırır. Kaygısını yönetemeyen biri sevdiğini zannederken aslında kontrol eder. Evlilikte “çok seviyorum” diyen insanların önemli bir kısmı, aslında “çok tetikleniyorum” demektedir. Kendi dediklerini de duymazlar. Beceriksizliklerinden değil, kader ağlarını genellikle böyle ördüğünden ama bu kadere bir yerde uyanmak lazım.
İlişki dinamiklerini anlamada John Gottman’ın çalışmaları neredeyse rahatsız edici derecede nettir. Gottman, uzun yıllar boyunca çiftleri gözlemleyerek ilişkilerin hangi noktada çökeceğini %90’a yakın doğrulukla tahmin edebildiğini gösterdi. Ve bunun nedeni büyük ihanetler ya da dramatik olaylar değil. Küçük, tekrarlayan mikro davranışlar. Eleştiri, aşağılama, savunma ve duvar örme. Bu dört davranışın ilişkide sistematik hale gelmesi, evliliğin yavaş yavaş çürümesidir. İnsanlar evlilikte büyük hataları affedebilir ama sürekli olan küçük saygısızlıkları affedemez. Çünkü küçük olan şeyler karakteri açığa çıkarır.
Sosyolojik tarafta ise evlilik, bireysel bir karar olmaktan çok, yapısal bir kurumdur. Anthony Giddens modern ilişkileri “saf ilişki” kavramıyla açıklar. Yani insanlar artık geleneksel zorunluluklardan değil, karşılıklı tatmin sürdüğü sürece ilişkiyi devam ettirir. Teoride kulağa çok modern ve özgürlükçü geliyor. Pratikte ise başka bir krizi doğuruyor: Sürekli değerlendirme hali. “Bu ilişkiden yeterince mutlu muyum?” sorusu, modern evliliklerin arka planında sürekli çalışır. Yani insanlar artık mutsuz oldukları için değil, yeterince mutlu olmadıkları için de ayrılabiliyor.
Ama Türkiye gibi yarı modern, yarı geleneksel toplumlarda işler daha karmaşık. Çünkü burada hem modern beklentiler hem geleneksel roller aynı anda var. İnsanlar “eşitlik” istiyor ama bilinçaltı hâlâ rol dağıtıyor. “Bağımsızlık” istiyor ama aynı zamanda güvenli limanda olmak istiyor. Güçlü kadın olmak istiyor ama kocası her şeyi yüklensin istiyor. Akıllı kadın istiyor, aklı görünce sinirleri bozuluyor. Bu çelişki çözülmediğinde evlilik bir çekişme alanına dönüşüyor. Kimse açıkça güç istemiyor ama herkes güç mücadelesi veriyor.
Pierre Bourdieu bu noktada devreye girer. Bourdieu’ye göre insanlar sadece ekonomik sermaye ile değil, sosyal ve kültürel sermaye ile de ilişki kurar. Yani evlilikte insanlar birbirine sadece duygusal olarak değil, statü, çevre, eğitim ve alışkanlıklar üzerinden de bağlanır. Bu yüzden “çok sevdik ama yürümedi” cümlesi çoğu zaman şunu gizler: Habituslar çarpıştı. Aynı dünyada yaşamıyordunuz.
Arzu edilen evlilik bu yüzden sadece duygusal uyum değil, yapısal uyum gerektirir. Değerler, yaşam tarzı, para algısı, zaman kullanımı, aileyle kurulan sınırlar… bunlar romantik konuşmalarda geçmez ama evliliği taşıyan şey tam olarak bunlardır. İnsanlar düğünde dans ederken bunları düşünmez, ama boşanırken dosyanın içinden hepsi çıkar.
Bir diğer kritik konu ise arzu ve yakınlık arasındaki gerilimdir. Esther Perel bunu çok net anlatır: Yakınlık güven ister, arzu ise mesafe ister. Evlilikler genelde yakınlığı büyütürken arzuyu öldürür. Çünkü tamamen bilinen, tamamen erişilebilir olan şey erotik değildir. Bu yüzden arzu edilen evlilikte paradoks yönetilir. Hem bağlı hem ayrı kalabilmek. Hem tanıdık hem hâlâ keşfedilebilir olmak. Çoğu çift bu dengeyi kuramadığı için ya arkadaş olur ya yabancı.
Ekonomik boyut ise hâlâ görmezden gelinen en dürüst faktörlerden biri. Araştırmalar, finansal stresin boşanma oranlarıyla güçlü bir korelasyona sahip olduğunu gösteriyor (Conger et al., 1990; Dew, 2009). Ama mesele sadece para miktarı değil, para ile kurulan ilişkidir. Harcama alışkanlıkları, risk toleransı, tasarruf anlayışı… Bunlar uyumsuzsa sevgi bunu uzun süre taşıyamaz. Çünkü para günlük hayatın en somut gerçeğidir ve romantizm faturaları ödemez.
Şimdi bütün bunları toparlayınca şu ortaya çıkıyor: Arzu edilen evlilik, duygunun değil kapasitenin ürünüdür. Duygu başlangıcı sağlar, kapasite devamı.
Ve kapasite şu bileşenlerden oluşur:
Kendi duygunu yönetebilme.
Karşındakini olduğu gibi görebilme.
Güç dengesini kurabilme.
Çatışmayı yıkmadan sürdürebilme.
Bireyselliği kaybetmeden bağlı kalabilme.
Sistemi sürekli güncelleyebilme.
İnsanlar genelde bunları geliştirmeden evlenir. Sonra evlilikten bunları öğrenmesini bekler. Evlilik bir eğitim kurumu değildir. Evlilik sınavdır. Hazırlık yapmadıysan kalırsın.
O yüzden final cümlesini romantizmden kurtarıp gerçek yerine koyalım:
İnsanlar öyle basitçe evlenmez. Koşullar uygun olduğunda evlenir. O koşulları da çoğunlukla "aşk" zanneder. Psikolojide buna yanlış atıf deniyor.İnsan bir duygu yaşar ama kaynağını yanlış okur. Kalp hızlanır, zihinde bir yoğunluk olur, bir çekim hissi oluşur. Bu bazen gerçekten aşk olabilir, bazen yalnızlık korkusu, bazen yaş baskısı, bazen sosyal kıyas. Ama beyin o karmaşık paketi sadeleştirir: “Ben âşık oldum.”
Ellen Berscheid ve Elaine Hatfield’ın aşk üzerine çalışmalarında da bu ayrım yapılır: tutkulu aşk (yüksek uyarılma, yoğunluk) ve arkadaşça aşk (bağlılık, istikrar). İnsanlar çoğu zaman bu yüksek uyarılma halini tek başına “doğru ilişki” sinyali sanır. Oysa o uyarılma, hayatın başka streslerinden de beslenebilir.
Sosyolojik tarafta iş daha da sinsidir. Çünkü koşullar dediğimiz şey dışarıdan gelip “Merhaba ben koşulum” diye kendini tanıtmaz. İçselleşir. Normal gibi hissedilir.
Pierre Bourdieu’nün habitus dediği şey: İnsan, içinde büyüdüğü dünyanın beklentilerini kendi arzusu zanneder. Mesela biri “artık yuva kurmak istiyorum” der. Gerçekten mi istiyorsun, yoksa senin çevrende herkes kurduğu için mi?
“Onu görünce içim ısınıyor” dersin. Isınma mı bu, yoksa sonunda “uygun biri” bulmuş olmanın rahatlaması mı? İnsan bu ayrımı çoğu zaman yapamaz. Çünkü bilinç dediğimiz şey sandığımız kadar derin değil. Daniel Kahneman bunu çok net anlatır: Zihnin büyük kısmı hızlı, otomatik ve hikâye uydurmaya meyillidir. Önce karar verir, sonra gerekçesini üretir. Yani önce evlenmeye yönelirsin, sonra “neden onu seçtiğini” açıklayan güzel bir hikâye yazarsın: "Birbirimizi tamamlıyoruz, bunu, onu görür görmez anlamıştım." Bu yüzden insanlar evlenirken gerçekten şöyle düşünmez: “Ekonomik olarak daha stabilim, yalnızlık toleransım düştü, sosyal çevrem evliliği ödüllendiriyor, o yüzden bu kişiyle evleniyorum.”
Onun yerine şöyle hisseder:
“Bu kişi farklı… bunda bir şey var.” Var tabii. Olmaz mı? Ama o “bir şey” çoğu zaman sadece o anki koşulların birleşimidir. Burada kritik nokta şu:
Koşulların farkında olmamak, onların etkisinden kurtulmak anlamına gelmez. Tam tersine, daha çok onların içinde hareket edersin. Arzu edilen evlilik dediğimiz şey de tam burada ayrışır: Koşulları inkâr etmekle değil, onları görebilmekle başlar.
“Ben şu an neden evlenmek istiyorum?”
“Bu kişiyi mi istiyorum, yoksa bu hayatı mı?”
“Bu ilişki beni genişletiyor mu, yoksa sadece stabilize mi ediyor?”
Bu soruları sorabilen insan sayısı az. Çünkü bu sorular romantizmi bozar.
Ama romantizmi bozmayan şey, genelde hayatı bozuyor. O yüzden şu cümleyi tekrar ediyoruz: İnsanlar koşullar uygun olduğunda evlenir. Ama çoğu zaman o uygunluğu aşk sanır.
Ve çok azı şunu yapar: Koşulları fark edip, yine de seçer. İşte evlilik dediğin şey, ilkinde başlar… İkincisinde gerçek olur.
Ama arzu edilen evlilikte mesele bu bile değildir:
İnsanlar evlenir. Psikolojik ve sosyolojik kapasiteyi birlikte inşa edebildikleri ölçüde evli kalırlar.
Şimdi ister evlenin, ister evlenmeyin. 😄
Kaynakça
- John Bowlby (1969). Attachment and Loss: Vol. 1. Attachment. Basic Books.
- Mary Ainsworth, Blehar, M., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of Attachment: A Psychological Study of the Strange Situation. Lawrence Erlbaum.
- John Gottman & Levenson, R. (1992). “Marital Processes Predictive of Later Dissolution: Behavior, Physiology, and Health.” Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221–233.
- John Gottman (1999). The Marriage Clinic: A Scientifically Based Marital Therapy. W.W. Norton.
- Anthony Giddens (1992). The Transformation of Intimacy: Sexuality, Love and Eroticism in Modern Societies. Stanford University Press.
- Pierre Bourdieu (1984). Distinction: A Social Critique of the Judgement of Taste. Harvard University Press.
- Pierre Bourdieu (1986). “The Forms of Capital.” In Handbook of Theory and Research for the Sociology of Education. Greenwood.
- Esther Perel (2006). Mating in Captivity: Unlocking Erotic Intelligence. HarperCollins.
- Conger, R. D., Elder, G. H., Lorenz, F. O., et al. (1990). “Linking Economic Hardship to Marital Quality and Instability.” Journal of Marriage and Family, 52(3), 643–656.
- Dew, J. (2009). “Financial Issues and Relationship Outcomes Among Cohabiting Individuals.” Family Relations, 58(4), 407–421.
- Amato, P. R. (2010). “Research on Divorce: Continuing Trends and New Developments.” Journal of Marriage and Family, 72(3), 650–666.
- Stanley, S. M., Rhoades, G. K., & Markman, H. J. (2006). “Sliding vs. Deciding: Inertia and the Premarital Cohabitation Effect.” Family Relations, 55(4), 499–509.
- Finkel, E. J., Hui, C. M., Carswell, K. L., & Larson, G. M. (2014). “The Suffocation Model of Marriage.” Psychological Inquiry, 25(1), 1–41.